Bir Yaşam Şarkısı Olur Yalnızlık Bazen

Gürcan Banger

Silmek için ne denli uğraş versek de; her birimizin hatırlamayı arzu etmediği olaylar, kalp kırgınlıkları var. Çoğu zaman bu derinlerdeki acı, beklemediğimiz bir zafiyet anında bir kâbus gibi üstümüze çullanıyor. Hele geçmişin acıları, bugünün zorluk ve engelleri ile birleşince ruhen ve bedenen kaldırılması ağır bir yük haline dönüşebiliyor.

İki Japon yazar Nogao ve Saito, iç dünyamızın derinliklerine inen bir merdivenden söz ediyorlar. Aslında bu, bir benzetme. Karanlık dünyaya doğru yol alan bu merdivenin her basamağı, acılı bir olaya ya da hatıraya işaret ediyor. Merdiveninde daha az basamak olan bir kişi, büyük bir olasılıkla kendi geçmişinden daha az etkilenecektir. Ama derinlere inen merdivende basamak sayısı arttıkça, geçmişin üzerimizdeki baskısı ve yarattığı acılı durum da o denli fazla olacaktır. En azından; böyle olma ihtimali yükselecektir.

Sokakta yürürken bir çağrı sesi duyduğumuzda –bizimle ilgili olsun ya da olmasın– başımızı ya da yönümüzü çevirerek tepki veririz. İnsanın başından geçenlere ilişkin olayların izlerini anılar da böyledir. Uyanık haldeyken ya da gece uyurken, merdivenin basamaklarına ilişkin anılar, çağrı sesleri üretirler. Bu ses, bazen bir ağlama, kimi zaman bir kahkaha ya da bir azarlama belirtisidir. Bu sesin şiddeti ve tonu, bize o olayın nasıl yaşandığını ve bizde nasıl izler bıraktığını ifade eder.

Yürürken bir ses duyduğumuzda; bir şekilde buna bir cevap veririz. Eğer müdahale etmemiz gereken bir durum varsa, buna ilişkin bir tepki veririz. Kimi zaman kayıtsız kalır ve yolumuza devam ederiz ya da zihnimizde olayla ilgili bir yorum yaparız.

Başımızdan geçen bir olayı temsil eden her merdiven basamağına ilişkin tepkimiz, geçmişte bu olayla nasıl baş ettiğimizin ifadesidir. Söz konusu olay, başımızdan geçtiğinde o anda ona bir tepki verdik. İçimizin derinliklerine inen merdivenin ilgili basamağına bir kez daha bastığımızda; hem o olayı hem de o olaya karşı verdiğimiz tepkiyi yeniden değerlendirmiş oluyoruz. Kimi zaman içimizi acıtan; o olaydan daha çok, ona verdiğimiz ama şimdi onaylamadığımız tepki olabiliyor. Bizi huzursuz edenin, yaşanmış olay kadar o olaya verdiğimiz ya da veremediğimiz tepki olması da şiddetle muhtemel.

Bu içsel acılardan ve acılı hesaplaşmalardan kurtulmak ve rahatlamak için merdiveni aydınlığa çıkarmak lazım. Gün ışığında her basamağın, geri dönülmez biçimde hesabını vermek ve bununla daha fazla uğraşmamak gerekli. Geçmişin verilmemiş hesaplarına kayıtsız kalmak ya da onları görmezden gelmek, yüksek tansiyon ya da ateş gibi bedenimizi ve zihnimizi için için yiyip bitiriyor. Kendimizi yok etmenin anlamı yok. Üzerine gidip hesabı kesmek lazım.

Meşgul Yalnızlık
Bazı insanlar vardır; diğerleri ona gıptayla bakarlar. Çok tanıdığı vardır; belki de onu tanıyan bundan da çoktur. İlgi alanı geniştir; herhangi bir konuda söz söylediğinde dinlenir. Bilmediği konuda susmayı bildiğinden, bilgisine ve deneyimine saygı duyulur. Özetle; pek çok insan, onun gibi olmayı özler. Ama insan olan yerde mutlaka sorun vardır kuralı unutulur bu özlemli bakış içerisinde.

Kalabalıklar içinde yalnız olmak, bazı insanların alınyazısıdır adeta. Ama yoğunluk görüntüleri veren insanların yalnızları da vardır. Meşgul görünenler için; ne çok işleri, ne yoğun koşuşturmaları vardır diye düşünürüz. Çevrelerinde sürekli olarak, değişik kesimlerden insanlar bulunur. Onların da yalnız olabilecekleri nadiren aklımıza gelir.

Yalnızlık, kolay paylaşılabilir bir duygu değildir. Yalnız olmaktan utandığımız, başkalarına ifade etmeye cesaret edemediğimiz dönemler bile olur. Ancak yaşam deneyimimiz arttıkça, yalnızlığın pek çok insanın ortak özelliği olduğunu hayretle fark ederiz. Değişik mekânlarda bir kalabalık olarak bulunduğumuz halde, topluluğumuzun gerçekte tek tek yalnızların toplamı olduğunu kavrarız. Yalnızlık, kaderimiz midir? Yalnızlık, kırılmaz ve değiştirilmez bir alınyazısı mıdır? Yalnızlığımızdan kurtulmak için pek çok konuyla ilgilenmemize rağmen, günün herhangi bir anında yalnızlığı duyumsamamız kaçınılmaz bir durum mudur?

Karakterimizin oluşma sürecinde en etkili dönemlerden birisi, çocukluğumuzdur. İlerleyen yaşlarda anlaşılmaz gibi gelen pek çok özelliğimizin yapı taşları çok erken yaşlarımızda oluşmaktadır. Çocukluğumuzda gelişen bu karakter unsurlarını bir taş temelli yapıya benzetebiliriz. Yapı yükseldiğinde, temel taşlarını göremeyiz ama onlar daima oradadırlar; bina, bu taşların üzerinde yükselmektedir. İşte; çocukluğumuzda yaşadığımız olaylar da böyledir. O dönemde yaşadıklarımız ve bu olaylardan edindiğimiz davranış modeli, karakterimizin temel taşları olarak derinlerde bir yerlerde bizi “şu veya bu biçimde” ayakta tutmaya devam ederler.

Binaların yapıldıktan uzun yıllar sonra (veya deprem gibi nedenlerle gerek duyulduğunda) sağlamlaştırıldığını bilirsiniz. Benzer şekilde; yalnızlık duygusundan ve bunun olumsuz etkilerinden uzaklaşmak için, gerçekleştirebileceğimiz bazı önlemler vardır kuşkusuz. Yalnızlık, bir yol kavşağı ise burada tercih edebileceğimiz iki yön olabilir. Birincisi; etrafımıza duvar örerek yalnızlığımızı mutlaklaştırabiliriz. Bu durumda; gerçekten bir süre sonra yalnızlık, bir yaşam tarzı haline gelir. Bazı insanlar yalnızlığın hüznü ile yaşamaktan kendi ölçülerinde mutlu bile olabilirler. Çevrenize dikkatle baktığınızda, yaşam tarzı olarak yalnızlığı seçmiş insanlar görebilirsiniz.

Yalnızlık kavşağından ayrılan ikinci yol ise, yaşamla köprüler kurmaya çalışan seçenektir. Etrafınıza yalnızlığı mutlaklaştıracak dört duvar örmek yerine, yaşamla aranızda yeni köprüler oluşturabilirsiniz. Ama bu seçenekte kararlılık esastır. Ayrıca emek vermeniz de gerekir.

Bitirirken; önemle bellememiz gereken bir ilkeyi dile getirmek isterim. Yaşamda siyah ve beyaz, ışık ve karanlık, olumlu ve olumsuz, sevinç ve keder daima birlikte vardır. Siyah olmazsa beyaz da olmaz. Çünkü siyahı beyazla karşılaştırarak, ışığı karanlıkla dengeleyerek tanır ve kavrarız. Ünlü düşünür Foucault’nun bir sözünü hatırlıyorum: “Eğer bir kişi yalnız olmayı beceremiyorsa, başkalarıyla bir arada olmayı da beceremez.” Özetle, birliktelik ve yalnızlık; ışık ve gölge gibidir.

Yalnız Kalmak İstemiyorsan…
İnsanın yalnızlığı, gerçekten üzerinde düşünmeye değen bir konudur. Birtakım sosyal ve psikolojik sorunlarımızın çözümlerini, bu akıl yürütme sırasında bulabilmemiz mümkündür.

Yalnızlıktan şikâyet edenler arasında sıklıkla gördüğüm bir özellik, bu kişilerin kendilerini diğer insanlara oranla daha iyi ve nitelikli bulmalarıdır. Çoğu zaman kişisel beğeni çıtalarının yüksek olduğunu ve beğenirken mükemmellikler aradıklarını söylerler.

Bir ilişkide uyum ve uygunluk arayan insanlar için söylenecek sözüm yok. Ama ‘iyi’ bir ilişkinin mükemmellik üzerine kurulması gerektiğine asla katılamam. Yaşam, sadece beyaz veya siyah değildir. Gerçek yaşam, beyazdan siyaha kadar değişik grilerin toplamından oluşur. Bazen güzelliği yaratan, mükemmel olmayan niteliklerdir. Müziğin yalnız notalar olmadığı gibi; mükemmel olanlar ve olmayanlar, bir uyumlu ilişkiyi birlikte yaratırlar.

Spor yaparak yorulur, enerji kaybedersiniz. Ama spor yapmak, uzun vadede fiziksel sağlığın sürekli kılınması demektir. Kısa vadede enerji kaybeder gibi görünürken uzun vadede fiziksel yaşam sürekliliğini kazanırsınız. Ruhsal sağlığınızdaki iyileşme de spor yapmanın size kazandırdığı ek katkılardandır. Eğer spora sadece fazla enerji harcamak olarak bakarsanız, onun size gelecekte kazandıracaklarını algılamanız mümkün değildir.

Yalnızlığınızı giderecek bir ilişki de spor yapmak gibidir. Eğer enerjinizi sadece işinize ayırmanız gerektiği, bu nedenle bir ilişkiye zaman bulamadığınız iddiasında iseniz, hemen size yukarıdaki spor örneğini hatırlatmak isterim. Uyumlu bir ilişki, bir birey için öncelikle tükenmez enerji kaynağıdır. Sağlıklı bir ilişkinin ruhunuzda yapacağı iyileştirmeler, iş alanlarında da daha başarılı olmanızı sağlayacaktır. Bir ilişki için zamanınız ve enerjiniz olmadığından şikâyet etmeyin! Bu şikâyetle duygusal açıdan olduğu kadar iş açısından da başarılı ve mutlu bir geleceği kaçırıyor olabilirsiniz.

‘Tanışma özürlü’ olanlarımızı bilirsiniz. Yeni insanlarla tanışmak için vesileler yaratmak ne kadar zordur bu kişiler için. Değişik insanlarla tanışma korkumuzu, tanıdığımız ama derinlemesine tanışmadığımız insanlara yaklaşma ürküntümüzü üzerimizden atmak çok zor gelir. Bu, üzerine yürüyüp yenmemiz gereken ciddi bir engeldir. Bir tanışmada sıcak karşılanmama riski olmakla birlikte kazancın riskten kaynaklandığını da unutmamak gerekir.

Bazen olumsuz yakınlık denemeleri, bizi yeni girişimlerden uzak tutar. Ama yaşamımızdaki olumsuzlukları, dersler çıkarmamız gereken fırsatlar olarak algılamalıyız. Denize ulaşmak için çakıllara basmak gerekir ve bunların bazıları çıplak ayaklarımızı acıtabilir. Gülün dikenini güzel kokusundan ayırt edebilir miyiz? Aynen siyah ve beyaz gibi… Acı ve tatlı, yaşamın güzelliğini birlikte yaratıyorlar. Yalnız birisi olsaydı, onun varlığının farkına bile varmazdık.

Bir Yalnızlık Şarkısı
Kendimizi yalnız hissediyorsak (ki bunun kalabalık içinde dahi çok farklı türleri olabilir) ve boş zamanımız varsa; hobi edinmek, zamanı değerlendirmek için uygun bir seçenek olabilir. Beni tanıyan bir arkadaşıma “Sanırım; benim hobilerim yok” dedim. O da; “Var ama sen onları iş haline getirmişsin” diye cevap verdi. Kimbilir, belki de haklıdır; insanın kendisini tam olarak görmesi pek kolay olmayabiliyor.

Ama yalnızlık dendiğinde; her zaman akla (keman çalmak, spor yapmak gibi) bir hobi edinmek gelmiyor. Son zamanlarda yalnızlık üzerine ilk akla gelenler, karşı cinsten bir arkadaş bulmak üzerine kilitlenmiş gibi. Yalnız olduğundan şikâyet eden bir kişi hakkında öncelikle karşı cinsten bir arkadaşı olmadığını düşünmek adeta saplantı haline geldi.

İnsanın karşı cinsten yakın bir arkadaşı olması, muhtemelen eksik bir kutbun tamamlanması anlamına gelir. Bir kişinin bir eşi, bir arkadaşı, bir can dostu olması fikrine karşı çıkmak mümkün değil. Ama yalnızlık duygusunun altındaki faktörlere bir göz atmakta da yarar var. Eğer kişi, “Ben, madem bazı özelliklere sahibim, o halde neden yalnızım?” diye sormaya başladığında, bu unsurların üzerine gitmek daha fazla önemli hale gelir.

Bazı yalnız kalmayı, kendimle olmayı severim. Yalnızlık, iç konuşmalar için en uygun durumdur. Ama yalnızlıktan şikâyet ediyorsanız, öncelikle bir “yalnızlık sever” olup olmadığınızı iyice anlamanız gerekir. Bazı insanlar kendileriyle olan iç konuşmalarını öyle bir noktaya getirirler ki, dertleşmek ve sorunları paylaşmak için bile bir arkadaşa ihtiyaç duymazlar. Bu ‘ihtiyaç hissetmeme’ durumunda bir arkadaşınızın olup olmaması fazla önemli değildir. Siz yalnızlığı sevmektesinizdir ve bu nedenle yalnızlıktan şikâyet hakkınız olduğu da kuşkuludur.

Karşı cins açısından baktığımızda; konunun daha karışık olduğu durumlar da var. Örneğin bu sıralar ‘doğru elektriği almak’ diye ifade edilen ‘aranan insanın bulunamaması’ iddiası var. Pek çok kişi, aradığı özelliklere sahip bir yaşam arkadaşı veya can dostu bulamamaktan şikâyet eder. Tabii ki; bütün eş, sevgili veya dost olabilecek ‘iyi insanlar’ sizden öncekiler tarafından paylaşılmıştır ama yine de bu durum, seçim yapma özgürlüğünüzün elinizden alındığı anlamına. Ayrıca sizin ‘dört dörtlük iyi’ olduğunuzu ve ötekilerin sizden daha az nitelikli olduğunu kim söyledi ki? Belki kendinizi biraz yakından dinlemek ve incelemek, bazı fikirlerinizin yeni ilişkilerin önünü tıkadığını ve bu nedenle seçim yapmakta zorlandığınızı gösterebilir. “Bu, iyi değil” demeden önce “Ben yeterince iyi miyim” diye yeniden sorabilirsiniz kendinize. Ayrıca gelecek vaat eden bir iletişimin ve ilişkinin, öncelikle iyi niyet ve içtenlik ikliminde oluştuğunu kavramak gerekir.

Yaşanmış ve olumsuzluklar içeren bir geçmiş hikâyeyi aşmak zor olabilir. Eğer geçmişte olumsuz bir ilişki yaşamış isek, ikinci kez girişimde bulunurken geçmişin acı izlerini silebilmek gerekir. Bu konuda önerebileceğim yaklaşım, yaşamınızın öncelikle ‘size ait’ olduğu ve herhangi bir girişimden geri durarak kaybettiklerinizin de ‘sizin kayıplarınız’ olduğudur. Unutmayın ki; tüm olumsuzluklara karşın Güneş, Doğu’dan doğmakta ve yaşam her sabah bir şekilde yeniden başlamaktadır. Yitirdiğimiz anları geri kazanmak mümkün değil. Şu anki zamanı, gelecek için depolayıp saklamanın mümkün olmadığı gibi…

Yalnızlık ile bağımsızlığı sıklıkla karıştırırız. Yalnızlığı özgürlükle eş tuttuğumuz olur. Bu özgür yalnızlık yanılsaması, bir gerçek olabildiği gibi bir derin duygusal yalnızlık gerçeğinin, beynimizin haylaz oyunlarından birisi olarak kamufle edilmesi de olabilir. Sağlıklı bir iklimde ve doğru geliştirilmiş birlikteliklerin kişisel bağımsızlığı ve özgürlüğü engelleyeceğini söylemek, ilişkiye haksızlık olur. Yaşadığımız sevginin gerçeği ise özgürlük ve bağımsızlık da bizimle birlikte demektir.

Yalnızlığın Zayıf Halkası
Yaşamımızda yaptığımız her işin başarılı olacağına dair kim garanti verebilir ki? Böyle güvence verilmeyişinin arkasında yaşamın kendisinin son derece karmaşık olması kadar insanın karar ve eylemlerini etkileyen pek çok içsel unsurun bulunması etkili oluyor. Bu nedenle yaşamda sağlam garantiler ve güvenceler yerine fırsatların varlığından söz etmek daha doğru olur. Ama fırsatların tehditlerle birlikte var olduğunu da unutmamamız gerekiyor.

Kimi zaman yaşamsal kazalara uğruyoruz. Bunu söylerken bir fiziksel kazadan söz etmiyorum. Duygusal veya zihinsel yönden de kazaya uğradığımız zamanlar oluyor. Bir duygusal ilişkide kalbimiz kırılabiliyor veya bir sorunu çözmeye çalışırken çok akılcı görünen yaklaşımımız başarısız olabiliyor.

Yaşamsal kazalara neden olan dış faktörler var. Bunları ne kadar denetlemeye çalışsak, ne denli dış etkilere karşı korunmaya çalışsak da; yaşamımız ciddi ölçüde dışımızdaki şartlar tarafından belirleniyor. Genelde başarısızlıklarımızı bu dış faktörlere bağlamak bize kolay gelir. Üzülürüz, bahtsızlığımıza kahrederiz, hatta içinde olduğumuz maddi şartlara lanet okuruz. Ama çoğu zaman unuttuğumuz veya gözden kaçırdığımız nokta, başarının gereklerinden birisi onun iç şartlarla doğrudan ilişkili olduğudur. Bir başka deyişle; insan, dış şartlarla kazaya uğradığını sandığı an aslında kendi içinde bir kaza yaşamıştır.

Bir kazanın içsel olarak bağlantılı olduğu unsurların başında korkular ve alışkanlıklar gelir. Çoğu zaman tembellik duygusu ve kolaycılık buna eşlik eder. Kendini doğru biçimde geliştirememiş olan kişinin, dışarıdaki zor şartlarla mücadele etmesi ve başarılı olması da zordur. Bu nedenle insanın çocukluğundan beri biriktirdiği ve aslında kendi dünyasına olumsuz etkiler yapan korku zehrinden kurtulması gerekir. Bu süreçte tembellikten, kolaycılıktan ve sorgulamadan davranmayı getiren alışkanlıklardan da arınmak zorunludur.

Alışkanlıklar konusunda bir örnek vereyim. Pek çok insan çocukluğundan başlayarak bir yalnızlık ortamında büyür. Çevresinde insanlar olabilir ama zihnen ve ruhen yalnızdır. Zamanla bu durum, bir ‘yalnız yaşam’ modeli yaratır. Kişi, kararlarını kendi başına alır; ‘kafasına göre’ bir yaşam biçimi geliştirir; yalnız kendi sorumluluğunu hissetmeye başlar. Hâlbuki arkadaşlık, duygusal ilişki veya evlilik en az iki kişilik bir yaşam biçimidir. Böyle bir ilişkide herkes kendi alışkanlıkları ile yaşamaya devam edemez.

Birlikteliklerde hiç kuşkusuz, insanlar kendi özelliklerini koruyup geliştirme hakkına sahiptirler. Ama bu haklar arasında her bireyin kendi başına ve bildiği gibi –bir anlamda kendi yalnızlığı ile baş başa– yaşayacağı yer almaz. Bir birliktelik, kişilerin tek başlarına ve belki de yalnız oldukları duruma göre yeni bir hukuk ve şartlar gerçeği oluşturur. Bir başka deyişle; kişi, aynı anda hem birlikte hem de yalnız olamaz. Bir ilişki, varlığı nedeniyle bazı kişisel seçimlerden vazgeçmenin ve kimi yeni ortak karar ve davranış mekanizmaları geliştirmenin meşru şartlarını oluşturur.

Zincir, en zayıf halkası kadar sağlamdır. Bu nedenle bir birlikteliğin –bir ilişkinin– sağlamlığı ve ömrü, onu oluşturan bireylerin nitelikleri ile yakından ilgilidir. Her birey, bir ilişki için gerekli donanıma ve yetkinliklere sahip olduğunda, bunlar üzerinde çalışıp geliştirdiğinde ilişkinin gücü de artacaktır. Yalnız bir kişinin taşıdığı bir ilişki, eninde sonunda zayıf olduğu noktadan kopacaktır.

Yalnızlık ve Aşk
Aşk, herkesin kapısını çalmaz. Bu yanıyla bir şans ve ödül olarak verilmiş bir Dünya nimetidir aşk. Kimisinin ise kapısını aşk çalsa da o duymaz. Aşkın kapıdaki tıkırtısını duymaya hazır olmak gerek. Aşkı bir gün kapımızı çalarken bulup bulmayacağımız, kapımızı çalan insan kadar bizim öz benliğimizle de ilgilidir. Yaşama nasıl dokunduğumuz, yaşamdan ne algılayıp içimize sindirdiğimiz, bence aşkın kapımızı çalıp çalmayacağının önemli ipuçlarıdır.

Pek çok insan, aşkın herkese yalnız ve en çok bir kez verilen bir nimet olduğunu düşünür. Çoğu zaman bu düşüncenin ardıllarıdır aşkı yakalamayı engelleyen. O ilk ve tek şansı yitirmemek için ya karşımıza çıkan insanın doğru şans olup olmadığından emin olamayız ya da yanlış seçim yapma paniğinden hareket etmeyi beceremeyiz.

Kendini yalnız hisseden insanın, ‘sevgi yalnızlığı’ konusunda önce kendini sorgulaması gerekiyor. Kapıyı ve pencereleri sıkı sıkıya kapatıp perdeleri içeriye ışık sızmayacak biçimde çektikten sonra birisinin kapıyı çalacağını beklemek hayal olur. Böyle bir eve olsa olsa hırsızlar girer. Ruhunda derin yaralar açacak gönül hırsızları…

Ruhunun kapısını aşka sıkı sıkıya kapayanlar yanında bir de “açık kapı” politikası uygulayanlar var. Duygusal ilişkilere kapalı olmak ile bu tür ilişkilerde açık kapı yaklaşımını benimsemek arasında hiçbir fark yoktur. Her iki modelde kişinin, aşkı bulmasını neredeyse imkânsız hale getirir. Açık kapı uygulandığında, ortalıkta çalınacak bir kapı da yoktur. Gönül hırsızı girer, istediğini alır ve gider. Ne çalan, bir kapıyı çaldığının farkındadır; ne de gönül evine gelinen, kapısının çalındığının.

Çoğu zaman gönül kapınızı çalan kişi, sizin için yenidir. Yeterince tanımadığınız için ilerleyen zaman içinde bazı sorunların oluşması da olağandır. Yaşam sadece beyazlardan ibaret değildir; sorunlu zamanlar da yaşamın en az iyi zamanları kadar olağandır. Bir duygusal ilişkide sorunlar yaşanmaya başlamasının süreci de, en az kapının çalınması olayı kadar ilginçtir. Bu tür durumlarda en çok sorgulanan bu durumla “neden” karşılaştığımızdır. Sorunun nedenlerini tartışmaktan öylesine yorgun düşeriz ki, sorunu yönetip çözmek için ne zaman kalır ne de güç kuvvet…

Bir yazarın sevdiğim bir benzetmesi var. Otomobil ile bir gezinti yapmak için içten yanmalı motorun nasıl çalıştığını bilmeniz gerekmiyor, diyor. Eğer kapınızı çalan aşk ile ilgili sorunlarınız varsa bunun nedenleri kadar durumu nasıl düzeltebileceğinizi de düşünmelisiniz. Emek olmadan uzun soluklu duygusal ilişki olmaz.

(Bakış Dergisi Mart 2017 sayısında yayınlanmıştır.)
Aşk, Bakış Dergisi Yazıları, Sevgi, Yalnızlık kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Mutlu Olma İhtimali

Mutlu Olma İhtimaliGürcan Banger

Mutluluk bir yaşam biçimi, bir özlem, bir kavram, bir sözcük veya bir felsefi problem olarak değişim görünümlerde de olsa –ifade edilerek, susarak ya da farkındalığa dönüşmeden–her birimizin yaşantısında yer alır. Sanki bir bireysel vizyon ya da hasret uzaklığında ‘Mutluluk’ diye bir ülke vardır ve biz çabayla veya şansla oraya ulaşmak isteriz. Gerçekten ‘Mutluluk’ diye bir ülke var mı? Oraya ulaşarak bize (ben’e) ayrılmış, ömür adını verdiğimiz zaman dilimini geri dönüşsüz biçimde mutlulukla donatabilir miyiz? Çabayla, tesadüflerin iteklemesiyle veya manevi bir teşvikle bir ‘bütünsel mutluluk’ algısına sahip olabilir miyiz?

Genel olarak insan yaşamını incelediğimizde bir kişinin yaşamının her anını mutlu diyebileceğimiz şeklinde sürdürmediğini görüyoruz. Mutlu ve mutsuz anlar karışık ve düzensiz bir şekilde yaşanıyor. Çevrenin, toplumun ve bireyin yakın ve uzak çevresindeki hızlı değişim ve karmaşıklaşma süreci bir mutlu anı bir diğer mutlu ana eklemlemeyi giderek zorlaştırıyor. Sonuç olarak indirgeyip özümsüyoruz ki, ‘sonsuz mutluluk’ diye bir şey yok. Siyahın ve beyazın, ışığın ve gölgenin, aydınlığın ve karanlığın birlikte var olduğu gibi mutlu ve mutsuz anlar da çakışarak veya peş peşe birlikte var oluyor. Ama hâlâ sormamız gereken bir soru daha sırada bekliyor. Gözlemlerimiz bize, diyelim ki bir hayali ortalamanın üstünde olarak mutlu veya altında kalarak mutsuz (daha az mutlu) olan insanlar olduğuna dair işaretler veriyor. Kısacası mutlu olan herkes aynı ölçüde mutlu veya mutsuz olan herkes aynı oranda mutsuz değil. Dolayısıyla mutluluğun veya mutsuzluğun ölçülebilir (skalar) olmayabileceği konusunda önemli gözlemlerimiz var.

Mutluluk tüm çağlar boyunca felsefenin değerli konularından birisi olmayı sürdürdü. Önceleri felsefe alanı değişik bilim dalları ile psikolojiyi de içeriyordu. Daha sonraları her bir bilim dalı ve disiplin felsefeden ayrılarak kendi haritasını oluşturdu. Mutluluk kavramını (hatta kurumunu) konuşurken felsefenin ilk haline dönerek insan bedeniyle ilgili bilimler ve psikolojik disiplinlerden de dayanak olarak yararlanmak uygun olur. Örneğin bilimin günümüzde ulaştığı noktada beynimizin salgıladığı veya değişik organlarca salgılanmasına yol açtığı dopamin, serotonin, oksitosin, endorfin, feniletilamin veya ghrelin vb. gibi kimyasalları dikkate almayan bir mutluluk yaklaşımı olamaz. Bu kimyasalların salgılanmasındaki ‘etkililik ve verimlilik’ özelliklerinin kendimizi daha iyi veya daha kötü (mutlu veya mutsuz) hissetmemize neden olduğunu artık biliyoruz. İnsanların kendilerine etki eden olay ve şartlara –kendi niteliklerine bağlı olarak– bu kimyasalların salgılanmasıyla tepki verdikleri artık bir sır değil. Bedenin kısaca özetlenen bu niteliğinin atalardan ve ebeveynden miras alınan genetik kökenleri olmalı. Dolayısıyla bir ortalama değer olarak ne denli mutlu veya mutsuz yaşayacağımız (en azından mutlu veya mutsuz hissedeceğimiz) daha doğuştan başlayarak genlerimiz tarafından belirleniyor. Sözün özü; bazı insanlar mutluluğa, kimileri ise mutsuzluğa daha yatkın olarak doğuyorlar.

Ama mutluluğun (veya mutsuzluğun) tek açıklaması genetik değil. Kişisel gelişim disiplininin birey üzerindeki olumlu veya dış çevre şartlarının kişisel duygu – düşünce yapısı üzerindeki olumsuz etkilerine baktığımızda başka faktörlerin de devrede olması gerektiği ortaya çıkıyor. Kişinin yaşadığı çevrenin kendi etkileri, etrafındaki kişilerle ilişki ve etkileşimi, maddi durumu vb. gibi faktörler mutluluk ölçüsünün belirlenmesine katkı yapıyor. Ama bu tür faktörlerin temel belirleyici olmadığı da ortadadır. Bu faktörlerden birisi ya da birkaçıyla ilgili olumsuz şartlara sahip kişilerin de mutlu olabildiğini gözlüyoruz. Anlaşılan o ki, çevre şartları mutluluk düzeyinin belirlenmesinde etkili, ama baskın bileşen değil. Örneğin insanların sosyal yönden çok gelişkin bir çevrede zenginlik şartlarında yaşamaları mutlu olmalarını sağlamıyor.

Bir diğer yaklaşım; doğumdan sonra çevre şartlarına ve olaylara tepki vererek bir ‘zihinsel harita’ (etki – tepki modeli) oluşturuyor olmamızdır. Bu harita, şartları ve olayları algılayıp yorumlarken kullandığımız pozitif ve/veya negatif özelliklere sahip filtredir. Bu filtrenin pozitif psikoloji temelli kişisel gelişim faaliyetleri ile belli oranda dönüştürülmesi mümkün oluyor. Genetik kökenimize ve çevre şartlarımıza rağmen mutlu olabilmeyi belli oranda da olsa öğrenebiliyoruz. Bu ‘bilinmeyen’ oran, kişisel gelişim faaliyetlerinin başarısı oluyor.

Anlam ve Mutluluk
Çağdaş yaşamın en belirgin özelliklerinden birisi, anlam ve anlamlandırma olgusunun zafiyetidir. İnsanın en değerli yanlarından birisi olan anlam yaratma becerisi hızla tüketime dayalı haz odaklı hale gelerek yoksunlaşıyor. Olaylara, durumlara ve yaşam çevremize anlam verme becerimizi yitirirken aynı zamanda insan olmanın gücünden de kayba uğruyoruz. Sıkıntılara, acılara, hüzne ve yaşamın zorluklarına karşı durma güç ve enerjimizin büyük bölümünü yaşamı ve onun unsurlarını anlamlandırma becerimizden sağlıyoruz. Anlam silikleşirken yaşamın kendisi de bir koşuşturma olarak –tüm hızlanma görünümüne rağmen– monotonlaşıyor.

Yitirmekte olduğumuz anlamlandırma gücünü, mutluluk diye isimlendirdiğimiz –ama onun da giderek tanım olarak bulanıklaştığı– bir ‘çözümde’ arıyoruz. Anlam olmadan yaratmaya çalıştığımız mutluluk olgusu ise daha fazla haz elde etme çabasına dönüşüyor. Daha fazla hazzın daha fazla tüketmekle elde edileceği fikrine ‘takıldık’. Ama bu durum, sadece bir ‘takıntı’ olarak kalmıyor. Mutlu olmak adına daha fazla tüketme çabası, çılgın bir sarmal halinde sonuç olarak daha fazla haz elde etme uğraşına yani ‘mutlu olma gerginliğine’ dönüşüyor. Mutlu olmak için daha fazla geriliyor ve huzursuz hale geliyoruz. Bunun en taze kanıtı, sosyal medyada tanık olduğumuz ‘mutluluk adına haz manzaralarıdır’. İnsanın varacağı sonucun bir ‘tükenmişlik sendromu’ olabileceğine dair çok ciddi ipuçları var. Daha da acısı, bu sendroma eriştiğimizde artık onu ‘yakalamış’ olduğumuzu (ya da ona ‘yakalanmış’ olduğumuzu) bile hissetmeyebiliriz.

Değişimi Kavramak
Çok karamsar bir görünüm çizmek istemem. Mutluluk ve anlam arasındaki kopuşun insanın henüz değişimi duygusal, düşünsel ve kültürel olarak özümsememiş olmasından kaynaklandığı kanaatindeyim. Değişimi kavramaya, bu amaçla farklı ve yeni bakış açılarına ihtiyacımız var. Olaylara, durumlara ve kişilere –içeriden ve dışarıdan– farklı açılardan bakabilmeyi başarmak önemlidir. Korkularımız ve alışkanlıklarımız genelde bizi sabit bir bakış açısına kilitlerler. Olumlu veya olumsuz yaşadığımız olaylara, deneyimlere birer ders olarak bakıp onlardan yaşam ilkeleri çıkarmak bize farklı bakabilme yeteneğini kazandırır. Böylece yaşamdan korkmadan, alışkanlıklarımıza takılmadan zihnimizi olumlu yönde koşullayabiliriz.

Aramızda özellikle yalnız kaldığında veya uyumak üzere başını yastığa koyduğunda kendiyle iç konuşmalar yapmayanımız yok gibidir. O anlarda o gün gelişen olayları, çözmemiz gereken problemleri içsel olarak gözden geçiririz. Bu süreçte önemli olan, iç konuşmaları olumlu bir yola sevk edebilmektedir. Kendimizle olan dağınık ve negatif iletişimi dışlayıp olumlu –ama sınırsız olmayan– iç konuşmalar yapabildiğimizde bunun yaşamımızın her anına ve noktasına yansıdığını neşeyle gözlemleriz.

Biraz Pratik
İnsanın kendi değişimi için zaman ayırması gerekir. Bu seçimin bilinçli olarak yapılması bizi problem çözme işlerinde güçlendirir ve deneyim kazandırır. Örneğin her sabah o günü nasıl daha olumlu kılabileceğimiz üzerinde birkaç dakika düşünüp akıl yürütmenin yararlarını tüm günü keyifle geçirerek yaşayabiliriz. Bunun aksi de doğrudur; olumsuz kurgularla başlayan bir gün muhtemelen sevimsiz olaylara gebe olabilecektir. Veya olanı biteni negatif bir bakış açısı ile içimize sindireceğiz. Sabah saatlerinde o günü olumlu kurgulamak üzere ayrılan bir dakika, size neşeli, enerjili, eğlenceli ve başarılı bir tam gün olarak dönebilir.

Alışılmış tavırlarımız vardır. Öyle ki, bir durum karşısında ezberlenmiş gibi davranırız. Hatta bu, bizim için bir yaşam modeli haline gelmiştir. Bu tavrı değiştirmek üzere önce onu fark etmek, sonra sorgulamak belki uzunca bir süredir çözemediğimiz sorun ve sıkıntıların aşılmasının başlangıç noktası olabilir. Bunu başlatmak için alışılmış tavrımızı gözden geçirmek üzere birkaç dakika ayırabiliriz. Örneğin artık kendimizi her zaman yaptığımız gibi eleştirerek, beğenmeyerek ve kötüleyerek değil, belki biraz şımartarak, kendimize biraz pozitif ayrıcalık tanımayı deneyebiliriz.

Yaşamımızı çekilmez kılan olgular arasında geçmişte yaşadıklarımızla ilgili pişmanlıklar önemli bir yer tutar. Onlara ah vah etmekten bugünü yaşamayı başaramayız. Bugünü kaybetmek ise devamında yarını kaybetmek anlamına gelir. Dün ile geçmişteki pişmanlıklarla abartılmış hesaplaşmamızı bitirip bugünü yaşamaya ve olumlu olabilecek bir geleceğe hazırlanmaya başlayabiliriz.

Mutluluk ve Mutsuzluk
Felsefeci Wilhelm Schmid “… insanların hayatta bir miktar mutsuz olmaya da ihtiyaçları vardır, aşk da bunun güvenilir bir tedarikçisidir” der. Bu tespitte önemli olan nokta, aşk gibi temel, zorunlu ihtiyaçlarını karşılayabilmiş tüm insanların özlemle aradığı aşk olgusuna ters açıdan bakabilmiş olmaktır. Mutluluğa mutsuzluktan, olumluluğa olumsuzluk, pozitife negatif açıdan bakabildiğimizde yaşamı daha kolay ve sağlam kavrıyoruz. Hiç kuşkusuz, bunların tersi içinde aynı mantığı öne sürebiliriz. Mutsuzluğa mutluluk, olumsuz düşünmeye olumluluk açısından bakarak çok daha zengin bir bakış açısı ve yaşam anlayışı elde edebiliriz.

Pozitif ve negatifi, olumluyu ve olumsuzu yaşamın siyah-beyaz gibi iki uç noktası olarak kabul edebiliriz. Yaşamımız boyunca bu iki uç arasında geziniyoruz. Yaşam sadece siyah ve beyazdan ibaret olmadığı gibi bu iki kutbun birinden diğerine ‘kuantum sıçraması’ ile de geçmiyoruz. Yaşamımız büyük ölçüde siyah ve beyazın (negatif ile pozitifin) farklı oranlarda karıştığı grilerden oluşuyor. Yaşam, çok boyutlu bir süreçtir. Hayata –olumlu veya olumsuz– tek yönlü bakarak onun çeşitliliğini ve derinliğini yakalamamız mümkün değil.

Böyle bir durumu önümüze koyduğumuzda olumlu ve olumsuz olanla nasıl hemhal olacağımız konusunda bir görüş geliştirmemiz gerekir. Acaba yaşamsal çözüm hayatın olumsuzluklarına gözlerimizi kapatarak, onları görmezden gelerek sadece olumluluğa odaklanmak şeklinde mi olmalıdır? Aynı haz kaynağının bizi sonsuza (yani bize ‘ayrılmış’ zaman diliminin sonuna) kadar tatmin ve mutlu etmeyeceği ortadadır. Öyleyse; haz kaynaklarımızı çeşitlendirerek hazla dolu bir olumlu yaşam mı kurgulamaya çalışmalıyız?

Olumsuzluğa Bakış
Yaşam, siyahtan beyaza kadar grileri içine alan bir çeşitlilik alanıdır. Dolayısıyla bu gri zenginliği yaşamın kendi varlığı ve doğasının bir parçasıdır. Bunun bir bölümünü ret veya inkâr etmek bizi uyuşturucu madde tüketerek mutlu veya mutsuz olmaya çabalayan kişi ile aynı konuma yerleştirir. (Bu arada acı ve hüzünle, yani mutsuzlukla mutlu olmaya çalışanların varlığını da görebilmeliyiz.) Eğer yaşamın siyahı, beyazı ve grileri ayrılmaz biçimde onun varlığının, doğasının ve işleyişinin bir parçası ise ve dışımızdaki faktörlerin güçlülüğü nedeniyle birey olarak bunu bir bütün halinde değiştirmek elimizde değilse yaşama bakışımız ve yaşam tarzımız ne olabilir?

Öyle görünüyor ki; öncelikle hayatın negatiften pozitife kadar çeşitliliği ve zenginliği ile barışık olmak durumundayız. Yaşam, negatiften pozitife kadar tüm ton ve renkleriyle bizimle ve bizim dışımızda şekillenen bir bütündür. Bunu baştan objektif biçimde kabul etmek yaşamla barışıklığın ifadesidir. Bu barışıklık özümsenmeden olumlu ve mutlu olarak tanımlanabilecek bir yaşam ‘mümkün olmayabilir’. (‘Olmaz’ demek yerine ‘olmayabilir’ sözcüğünü bir düşünsel tedbir ve ihtimal anlamında tırnak içinde yazıyorum. Çünkü yaşam, genel kuralları ihlal etmeyi veya nadir de olsa beklenenin aksini gerçekleştirmeyi sever.)

Olumlu olmaya çalışmak, sadece olumlu (pozitif) olanı görmek ve diğerlerini (grileri) tümüyle ihmal etmek haline dönüşürse uzun vadede ciddi bir problem sahibi oluruz. Böyle bir durumda gerçek olanın bilincinde olmadan geliştirilen olumluluk yaklaşımı, sadece bir ‘bakış açısı’ illüzyonuna döner. Doğru ve gerçekçi yaklaşım ise pozitif bir bakış açısına sahip olmakla birlikte olumsuz durum ve olayların farkında ve bilincinde olmaktır. Negatif açısından bakıldığında; olumlu yaşam olumsuzluklarla (acıyla, hüzünle, endişeyle, gerginlikle) baş etme meselesidir.

Özetlersem; pozitif algının sinerji ve motivasyon yaratma gücünü öğrenip benimseyeceğiz. Negatif durum ve olaylardan ise gerekli özü çıkarıp yaşam dersini alarak güncel olay ve durumu silikleşmeye bırakacağız. Olumsuzlukların bizi bir bataklığa çekmesine geçit vermeyeceğiz. Bu çerçeveye ‘yaşamın grilerini beyaz (pozitif) yaşamak’ diyebiliriz.

Neden-Sonuç İlişkisi
İnsanın düşünme süreçleriyle (dolayısıyla yaşamıyla) ilgili en ciddi yanlışlardan birisi, hatalı neden-sonuç ilişkileri kurmada ortaya çıkar. Kimi örneklerde atları arabanın arkasına koşar ve neden sonuç alamadığımıza şaşarız. Bazı durumlarda farklı hızlarda dört atı arabaya koşup neden çok da hızlı gidemediğimiz karşısında şaşırırız. Bu ve benzeri yanlışların büyük çoğunluğu yanlış ezberlerden gelir. Bazen geçmişte geçerli olan bir ezberin değişen şartlar nedeniyle artık işe yaramadığını göremeyiz.

Yaptığımız neden-sonuç ilişkilendirmesi hatalarından birisi, bir sonucu doğru veya geçerli ya da etkili olmayan bir nedenle ilişkilendirmektir. Örneğin otomobilin ön camının temiz olması rahat bir sürüş açısından kolaylaştırıcı olabilir, ama iyi sürüşün ana nedenlerinden birisi değildir. Bu tür örnekleri insan yaşamından da bulabiliriz. İnsan olarak amacımız nedir? Bu amaç bir sonuç ise ona ulaşmamızı sağlayan nedenler neler olabilir? İnsanlığın sıklıkla kendine sorduğu iki soru olmasına rağmen en fazla yanlış neden-sonuç ilişkilendirmesinin türetildiği örneklerden birisi de bu ‘ezelden ebede’ sorulardır.

Diyelim ki; amacımız insan olarak mutlu olmaktır. Böyle bir amaca bir seçim olması açısından saygı duyabiliriz. Mutlu olmak için başarılı olmak gerekir mi? Mutluluk adını verdiğimiz sonucu elde etmek için başarı bir neden midir? Yaşama sevinci dolu, mutlu bir hayat zorunlu olarak başarılı bir yaşam mıdır? Bir başka örnek olarak; hazzın kendimizi daha iyi hissettirdiğini biliyoruz. Haz ve mutluluk arasında bir neden-sonuç ilişkisi kurarak daha fazla mutlu olmayı başarabilir miyiz? Sonsuz haz, sonsuz mutluluğun nedeni olabilir mi? Daha fazla haz almamızı sağlayan tüketim odaklı bir yaşama odaklanarak ‘sonsuz mutluluğu’ yakalayabilir miyiz? (Bir kez daha insanın ‘sonsuz mutluluk’ hayali ile ‘ölümsüzlük’ arayışı arasındaki gizil bağlantıya dikkat çekmek isterim. İnsanın pek çok inanışının ve ritüelinin arka planında birbirine eklemlenmiş olan bu iki ‘amaç’ yer alıyor.)

Mutluluğun Özü
Önemli miktarda ödeme yaparak bir ev satın aldığınızı ve burada yaşadığınızı düşünelim. Orada yaşamanın sizi mutlu edeceği kanaatindesiniz. Sizi mutlu eden gerçekten bu ev midir? Yoksa onu satın almak için büyük bir ödeme yapmış olmanız mı sizi mutlu ediyor? Bir başka deyişle; fiyat ile mutluluk arasında doğru orantılı bir neden-sonuç ilişkisi mi var? Daha pahalı bir ev alsaydınız daha mutlu mu olacaktınız? Eğer bu evde yaşadığımız için mutlu olduğumuzu hissediyorsak, muhtemelen burada mutluluğumuza katkı yapan öz bizim onu anlamlandırmamızdır. Örneğin bu anlam sevgidir. Eğer evimi seviyorsam bu ‘ruhsuz yapı’ beni görece daha mutlu etme potansiyeli taşıyabilir. Dolayısıyla mutluluğu yaratan ‘şey’, evin kendisi değil, ev ile benim aramdaki anlam ilişkisidir; benim onu anlamlandırmamdır.

Mutluluğun sonuç olarak kabul edildiği bir algı ortamında aşk, kabul görmüş mutluluk nedenlerinden birisidir. Pek çok insan mutlu olmak adına aşkı talep eder, arar. Bulduğunu ve yaşadığını hissettiğinde dünyada ondan daha ‘mutlu’ bir başkası yoktur; hatta en büyük aşk (en fazla mutluluk ‘tedarik eden’ aşk) kendisininkidir. Ama aşkın taraflarının arasında mesafeler, ayrılıklar, ihanetler ve terk edişler girdiğini düşünün. Aşk masallarını, hikâyelerini, romanlarını ve filmlerini ilginç hale getiren aşkın insanı mutlu etmeyen unsuru değil midir? Aşk dediğimiz olgu, bizim mutluluk adına geliştirdiğimiz bir anlamdır; bir ilişkinin anlamlandırılmasıdır. İnsani imalatımız olan bu anlam, öz olarak olumluyu ve olumsuzu aynı anda içinde taşır. Bu öz sayesinde mutluluk, mutsuzlukla birlikte yaşar. Mutsuzluk mutluluğu besler; büyütüp geliştirir ya da zayıflatıp öldürür.

Özetle; hüznü bilmesem sevinci, kötüyü bilmesem iyiyi, mutsuzluğu bilmesem mutluluğu nasıl tanıyıp kavrayabilirim? Yaşamsal mutluluk neyi, ne zaman, nerede, nasıl, neden ve kiminle yaşadığımıza verdiğimiz anlamla beliriyor. Öyle bir anlam ki, aynı zamanda kendi karşıtını ve kendi geleceğini de kendi içinde taşıyor.

(Kaynak: Gürcan Banger, “Mutlu Olma İhtimali”, Yeni Bakış Dergisi Sayı: 126 Şubat 2017, syf: 34-39)
Mutluluk, Mutsuzluk kategorisine gönderildi | , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın