Bir Yaşam Şarkısı Olur Yalnızlık Bazen

Silmek için ne denli uğraş versek de; her birimizin hatırlamayı arzu etmediği olaylar, kalp kırgınlıkları var. Çoğu zaman bu derinlerdeki acı, beklemediğimiz bir zafiyet anında bir kâbus gibi üstümüze çullanıyor. Hele geçmişin acıları, bugünün zorluk ve engelleri ile birleşince ruhen ve bedenen kaldırılması ağır bir yük haline dönüşebiliyor.

İki Japon yazar Nogao ve Saito, iç dünyamızın derinliklerine inen bir merdivenden söz ediyorlar. Aslında bu, bir benzetme. Karanlık dünyaya doğru yol alan bu merdivenin her basamağı, acılı bir olaya ya da hatıraya işaret ediyor. Merdiveninde daha az basamak olan bir kişi, büyük bir olasılıkla kendi geçmişinden daha az etkilenecektir. Ama derinlere inen merdivende basamak sayısı arttıkça, geçmişin üzerimizdeki baskısı ve yarattığı acılı durum da o denli fazla olacaktır. En azından; böyle olma ihtimali yükselecektir.

Sokakta yürürken bir çağrı sesi duyduğumuzda –bizimle ilgili olsun ya da olmasın– başımızı ya da yönümüzü çevirerek tepki veririz. İnsanın başından geçenlere ilişkin olayların izlerini anılar da böyledir. Uyanık haldeyken ya da gece uyurken, merdivenin basamaklarına ilişkin anılar, çağrı sesleri üretirler. Bu ses, bazen bir ağlama, kimi zaman bir kahkaha ya da bir azarlama belirtisidir. Bu sesin şiddeti ve tonu, bize o olayın nasıl yaşandığını ve bizde nasıl izler bıraktığını ifade eder.

Yürürken bir ses duyduğumuzda; bir şekilde buna bir cevap veririz. Eğer müdahale etmemiz gereken bir durum varsa, buna ilişkin bir tepki veririz. Kimi zaman kayıtsız kalır ve yolumuza devam ederiz ya da zihnimizde olayla ilgili bir yorum yaparız.

Başımızdan geçen bir olayı temsil eden her merdiven basamağına ilişkin tepkimiz, geçmişte bu olayla nasıl baş ettiğimizin ifadesidir. Söz konusu olay, başımızdan geçtiğinde o anda ona bir tepki verdik. İçimizin derinliklerine inen merdivenin ilgili basamağına bir kez daha bastığımızda; hem o olayı hem de o olaya karşı verdiğimiz tepkiyi yeniden değerlendirmiş oluyoruz. Kimi zaman içimizi acıtan; o olaydan daha çok, ona verdiğimiz ama şimdi onaylamadığımız tepki olabiliyor. Bizi huzursuz edenin, yaşanmış olay kadar o olaya verdiğimiz ya da veremediğimiz tepki olması da şiddetle muhtemel.

Bu içsel acılardan ve acılı hesaplaşmalardan kurtulmak ve rahatlamak için merdiveni aydınlığa çıkarmak lazım. Gün ışığında her basamağın, geri dönülmez biçimde hesabını vermek ve bununla daha fazla uğraşmamak gerekli. Geçmişin verilmemiş hesaplarına kayıtsız kalmak ya da onları görmezden gelmek, yüksek tansiyon ya da ateş gibi bedenimizi ve zihnimizi için için yiyip bitiriyor. Kendimizi yok etmenin anlamı yok. Üzerine gidip hesabı kesmek lazım.

Meşgul Yalnızlık
Bazı insanlar vardır; diğerleri ona gıptayla bakarlar. Çok tanıdığı vardır; belki de onu tanıyan bundan da çoktur. İlgi alanı geniştir; herhangi bir konuda söz söylediğinde dinlenir. Bilmediği konuda susmayı bildiğinden, bilgisine ve deneyimine saygı duyulur. Özetle; pek çok insan, onun gibi olmayı özler. Ama insan olan yerde mutlaka sorun vardır kuralı unutulur bu özlemli bakış içerisinde.

Kalabalıklar içinde yalnız olmak, bazı insanların alınyazısıdır adeta. Ama yoğunluk görüntüleri veren insanların yalnızları da vardır. Meşgul görünenler için; ne çok işleri, ne yoğun koşuşturmaları vardır diye düşünürüz. Çevrelerinde sürekli olarak, değişik kesimlerden insanlar bulunur. Onların da yalnız olabilecekleri nadiren aklımıza gelir.

Yalnızlık, kolay paylaşılabilir bir duygu değildir. Yalnız olmaktan utandığımız, başkalarına ifade etmeye cesaret edemediğimiz dönemler bile olur. Ancak yaşam deneyimimiz arttıkça, yalnızlığın pek çok insanın ortak özelliği olduğunu hayretle fark ederiz. Değişik mekânlarda bir kalabalık olarak bulunduğumuz halde, topluluğumuzun gerçekte tek tek yalnızların toplamı olduğunu kavrarız. Yalnızlık, kaderimiz midir? Yalnızlık, kırılmaz ve değiştirilmez bir alınyazısı mıdır? Yalnızlığımızdan kurtulmak için pek çok konuyla ilgilenmemize rağmen, günün herhangi bir anında yalnızlığı duyumsamamız kaçınılmaz bir durum mudur?

Karakterimizin oluşma sürecinde en etkili dönemlerden birisi, çocukluğumuzdur. İlerleyen yaşlarda anlaşılmaz gibi gelen pek çok özelliğimizin yapı taşları çok erken yaşlarımızda oluşmaktadır. Çocukluğumuzda gelişen bu karakter unsurlarını bir taş temelli yapıya benzetebiliriz. Yapı yükseldiğinde, temel taşlarını göremeyiz ama onlar daima oradadırlar; bina, bu taşların üzerinde yükselmektedir. İşte; çocukluğumuzda yaşadığımız olaylar da böyledir. O dönemde yaşadıklarımız ve bu olaylardan edindiğimiz davranış modeli, karakterimizin temel taşları olarak derinlerde bir yerlerde bizi “şu veya bu biçimde” ayakta tutmaya devam ederler.

Binaların yapıldıktan uzun yıllar sonra (veya deprem gibi nedenlerle gerek duyulduğunda) sağlamlaştırıldığını bilirsiniz. Benzer şekilde; yalnızlık duygusundan ve bunun olumsuz etkilerinden uzaklaşmak için, gerçekleştirebileceğimiz bazı önlemler vardır kuşkusuz. Yalnızlık, bir yol kavşağı ise burada tercih edebileceğimiz iki yön olabilir. Birincisi; etrafımıza duvar örerek yalnızlığımızı mutlaklaştırabiliriz. Bu durumda; gerçekten bir süre sonra yalnızlık, bir yaşam tarzı haline gelir. Bazı insanlar yalnızlığın hüznü ile yaşamaktan kendi ölçülerinde mutlu bile olabilirler. Çevrenize dikkatle baktığınızda, yaşam tarzı olarak yalnızlığı seçmiş insanlar görebilirsiniz.

Yalnızlık kavşağından ayrılan ikinci yol ise, yaşamla köprüler kurmaya çalışan seçenektir. Etrafınıza yalnızlığı mutlaklaştıracak dört duvar örmek yerine, yaşamla aranızda yeni köprüler oluşturabilirsiniz. Ama bu seçenekte kararlılık esastır. Ayrıca emek vermeniz de gerekir.

Bitirirken; önemle bellememiz gereken bir ilkeyi dile getirmek isterim. Yaşamda siyah ve beyaz, ışık ve karanlık, olumlu ve olumsuz, sevinç ve keder daima birlikte vardır. Siyah olmazsa beyaz da olmaz. Çünkü siyahı beyazla karşılaştırarak, ışığı karanlıkla dengeleyerek tanır ve kavrarız. Ünlü düşünür Foucault’nun bir sözünü hatırlıyorum: “Eğer bir kişi yalnız olmayı beceremiyorsa, başkalarıyla bir arada olmayı da beceremez.” Özetle, birliktelik ve yalnızlık; ışık ve gölge gibidir.

Yalnız Kalmak İstemiyorsan…
İnsanın yalnızlığı, gerçekten üzerinde düşünmeye değen bir konudur. Birtakım sosyal ve psikolojik sorunlarımızın çözümlerini, bu akıl yürütme sırasında bulabilmemiz mümkündür.

Yalnızlıktan şikâyet edenler arasında sıklıkla gördüğüm bir özellik, bu kişilerin kendilerini diğer insanlara oranla daha iyi ve nitelikli bulmalarıdır. Çoğu zaman kişisel beğeni çıtalarının yüksek olduğunu ve beğenirken mükemmellikler aradıklarını söylerler.

Bir ilişkide uyum ve uygunluk arayan insanlar için söylenecek sözüm yok. Ama ‘iyi’ bir ilişkinin mükemmellik üzerine kurulması gerektiğine asla katılamam. Yaşam, sadece beyaz veya siyah değildir. Gerçek yaşam, beyazdan siyaha kadar değişik grilerin toplamından oluşur. Bazen güzelliği yaratan, mükemmel olmayan niteliklerdir. Müziğin yalnız notalar olmadığı gibi; mükemmel olanlar ve olmayanlar, bir uyumlu ilişkiyi birlikte yaratırlar.

Spor yaparak yorulur, enerji kaybedersiniz. Ama spor yapmak, uzun vadede fiziksel sağlığın sürekli kılınması demektir. Kısa vadede enerji kaybeder gibi görünürken uzun vadede fiziksel yaşam sürekliliğini kazanırsınız. Ruhsal sağlığınızdaki iyileşme de spor yapmanın size kazandırdığı ek katkılardandır. Eğer spora sadece fazla enerji harcamak olarak bakarsanız, onun size gelecekte kazandıracaklarını algılamanız mümkün değildir.

Yalnızlığınızı giderecek bir ilişki de spor yapmak gibidir. Eğer enerjinizi sadece işinize ayırmanız gerektiği, bu nedenle bir ilişkiye zaman bulamadığınız iddiasında iseniz, hemen size yukarıdaki spor örneğini hatırlatmak isterim. Uyumlu bir ilişki, bir birey için öncelikle tükenmez enerji kaynağıdır. Sağlıklı bir ilişkinin ruhunuzda yapacağı iyileştirmeler, iş alanlarında da daha başarılı olmanızı sağlayacaktır. Bir ilişki için zamanınız ve enerjiniz olmadığından şikâyet etmeyin! Bu şikâyetle duygusal açıdan olduğu kadar iş açısından da başarılı ve mutlu bir geleceği kaçırıyor olabilirsiniz.

Tanışma özürlü’ olanlarımızı bilirsiniz. Yeni insanlarla tanışmak için vesileler yaratmak ne kadar zordur bu kişiler için. Değişik insanlarla tanışma korkumuzu, tanıdığımız ama derinlemesine tanışmadığımız insanlara yaklaşma ürküntümüzü üzerimizden atmak çok zor gelir. Bu, üzerine yürüyüp yenmemiz gereken ciddi bir engeldir. Bir tanışmada sıcak karşılanmama riski olmakla birlikte kazancın riskten kaynaklandığını da unutmamak gerekir.

Bazen olumsuz yakınlık denemeleri, bizi yeni girişimlerden uzak tutar. Ama yaşamımızdaki olumsuzlukları, dersler çıkarmamız gereken fırsatlar olarak algılamalıyız. Denize ulaşmak için çakıllara basmak gerekir ve bunların bazıları çıplak ayaklarımızı acıtabilir. Gülün dikenini güzel kokusundan ayırt edebilir miyiz? Aynen siyah ve beyaz gibi… Acı ve tatlı, yaşamın güzelliğini birlikte yaratıyorlar. Yalnız birisi olsaydı, onun varlığının farkına bile varmazdık.

Bir Yalnızlık Şarkısı
Kendimizi yalnız hissediyorsak (ki bunun kalabalık içinde dahi çok farklı türleri olabilir) ve boş zamanımız varsa; hobi edinmek, zamanı değerlendirmek için uygun bir seçenek olabilir. Beni tanıyan bir arkadaşıma “Sanırım; benim hobilerim yok” dedim. O da; “Var ama sen onları iş haline getirmişsin” diye cevap verdi. Kimbilir, belki de haklıdır; insanın kendisini tam olarak görmesi pek kolay olmayabiliyor.

Ama yalnızlık dendiğinde; her zaman akla (keman çalmak, spor yapmak gibi) bir hobi edinmek gelmiyor. Son zamanlarda yalnızlık üzerine ilk akla gelenler, karşı cinsten bir arkadaş bulmak üzerine kilitlenmiş gibi. Yalnız olduğundan şikâyet eden bir kişi hakkında öncelikle karşı cinsten bir arkadaşı olmadığını düşünmek adeta saplantı haline geldi.

İnsanın karşı cinsten yakın bir arkadaşı olması, muhtemelen eksik bir kutbun tamamlanması anlamına gelir. Bir kişinin bir eşi, bir arkadaşı, bir can dostu olması fikrine karşı çıkmak mümkün değil. Ama yalnızlık duygusunun altındaki faktörlere bir göz atmakta da yarar var. Eğer kişi, “Ben, madem bazı özelliklere sahibim, o halde neden yalnızım?” diye sormaya başladığında, bu unsurların üzerine gitmek daha fazla önemli hale gelir.

Bazı yalnız kalmayı, kendimle olmayı severim. Yalnızlık, iç konuşmalar için en uygun durumdur. Ama yalnızlıktan şikâyet ediyorsanız, öncelikle bir “yalnızlık sever” olup olmadığınızı iyice anlamanız gerekir. Bazı insanlar kendileriyle olan iç konuşmalarını öyle bir noktaya getirirler ki, dertleşmek ve sorunları paylaşmak için bile bir arkadaşa ihtiyaç duymazlar. Bu ‘ihtiyaç hissetmeme’ durumunda bir arkadaşınızın olup olmaması fazla önemli değildir. Siz yalnızlığı sevmektesinizdir ve bu nedenle yalnızlıktan şikâyet hakkınız olduğu da kuşkuludur.

Karşı cins açısından baktığımızda; konunun daha karışık olduğu durumlar da var. Örneğin bu sıralar ‘doğru elektriği almak’ diye ifade edilen ‘aranan insanın bulunamaması’ iddiası var. Pek çok kişi, aradığı özelliklere sahip bir yaşam arkadaşı veya can dostu bulamamaktan şikâyet eder. Tabii ki; bütün eş, sevgili veya dost olabilecek ‘iyi insanlar’ sizden öncekiler tarafından paylaşılmıştır ama yine de bu durum, seçim yapma özgürlüğünüzün elinizden alındığı anlamına. Ayrıca sizin ‘dört dörtlük iyi’ olduğunuzu ve ötekilerin sizden daha az nitelikli olduğunu kim söyledi ki? Belki kendinizi biraz yakından dinlemek ve incelemek, bazı fikirlerinizin yeni ilişkilerin önünü tıkadığını ve bu nedenle seçim yapmakta zorlandığınızı gösterebilir. “Bu, iyi değil” demeden önce “Ben yeterince iyi miyim” diye yeniden sorabilirsiniz kendinize. Ayrıca gelecek vaat eden bir iletişimin ve ilişkinin, öncelikle iyi niyet ve içtenlik ikliminde oluştuğunu kavramak gerekir.

Yaşanmış ve olumsuzluklar içeren bir geçmiş hikâyeyi aşmak zor olabilir. Eğer geçmişte olumsuz bir ilişki yaşamış isek, ikinci kez girişimde bulunurken geçmişin acı izlerini silebilmek gerekir. Bu konuda önerebileceğim yaklaşım, yaşamınızın öncelikle ‘size ait’ olduğu ve herhangi bir girişimden geri durarak kaybettiklerinizin de ‘sizin kayıplarınız’ olduğudur. Unutmayın ki; tüm olumsuzluklara karşın Güneş, Doğu’dan doğmakta ve yaşam her sabah bir şekilde yeniden başlamaktadır. Yitirdiğimiz anları geri kazanmak mümkün değil. Şu anki zamanı, gelecek için depolayıp saklamanın mümkün olmadığı gibi…

Yalnızlık ile bağımsızlığı sıklıkla karıştırırız. Yalnızlığı özgürlükle eş tuttuğumuz olur. Bu özgür yalnızlık yanılsaması, bir gerçek olabildiği gibi bir derin duygusal yalnızlık gerçeğinin, beynimizin haylaz oyunlarından birisi olarak kamufle edilmesi de olabilir. Sağlıklı bir iklimde ve doğru geliştirilmiş birlikteliklerin kişisel bağımsızlığı ve özgürlüğü engelleyeceğini söylemek, ilişkiye haksızlık olur. Yaşadığımız sevginin gerçeği ise özgürlük ve bağımsızlık da bizimle birlikte demektir.

Yalnızlığın Zayıf Halkası
Yaşamımızda yaptığımız her işin başarılı olacağına dair kim garanti verebilir ki? Böyle güvence verilmeyişinin arkasında yaşamın kendisinin son derece karmaşık olması kadar insanın karar ve eylemlerini etkileyen pek çok içsel unsurun bulunması etkili oluyor. Bu nedenle yaşamda sağlam garantiler ve güvenceler yerine fırsatların varlığından söz etmek daha doğru olur. Ama fırsatların tehditlerle birlikte var olduğunu da unutmamamız gerekiyor.

Kimi zaman yaşamsal kazalara uğruyoruz. Bunu söylerken bir fiziksel kazadan söz etmiyorum. Duygusal veya zihinsel yönden de kazaya uğradığımız zamanlar oluyor. Bir duygusal ilişkide kalbimiz kırılabiliyor veya bir sorunu çözmeye çalışırken çok akılcı görünen yaklaşımımız başarısız olabiliyor.

Yaşamsal kazalara neden olan dış faktörler var. Bunları ne kadar denetlemeye çalışsak, ne denli dış etkilere karşı korunmaya çalışsak da; yaşamımız ciddi ölçüde dışımızdaki şartlar tarafından belirleniyor. Genelde başarısızlıklarımızı bu dış faktörlere bağlamak bize kolay gelir. Üzülürüz, bahtsızlığımıza kahrederiz, hatta içinde olduğumuz maddi şartlara lanet okuruz. Ama çoğu zaman unuttuğumuz veya gözden kaçırdığımız nokta, başarının gereklerinden birisi onun iç şartlarla doğrudan ilişkili olduğudur. Bir başka deyişle; insan, dış şartlarla kazaya uğradığını sandığı an aslında kendi içinde bir kaza yaşamıştır.

Bir kazanın içsel olarak bağlantılı olduğu unsurların başında korkular ve alışkanlıklar gelir. Çoğu zaman tembellik duygusu ve kolaycılık buna eşlik eder. Kendini doğru biçimde geliştirememiş olan kişinin, dışarıdaki zor şartlarla mücadele etmesi ve başarılı olması da zordur. Bu nedenle insanın çocukluğundan beri biriktirdiği ve aslında kendi dünyasına olumsuz etkiler yapan korku zehrinden kurtulması gerekir. Bu süreçte tembellikten, kolaycılıktan ve sorgulamadan davranmayı getiren alışkanlıklardan da arınmak zorunludur.

Alışkanlıklar konusunda bir örnek vereyim. Pek çok insan çocukluğundan başlayarak bir yalnızlık ortamında büyür. Çevresinde insanlar olabilir ama zihnen ve ruhen yalnızdır. Zamanla bu durum, bir ‘yalnız yaşam’ modeli yaratır. Kişi, kararlarını kendi başına alır; ‘kafasına göre’ bir yaşam biçimi geliştirir; yalnız kendi sorumluluğunu hissetmeye başlar. Hâlbuki arkadaşlık, duygusal ilişki veya evlilik en az iki kişilik bir yaşam biçimidir. Böyle bir ilişkide herkes kendi alışkanlıkları ile yaşamaya devam edemez.

Birlikteliklerde hiç kuşkusuz, insanlar kendi özelliklerini koruyup geliştirme hakkına sahiptirler. Ama bu haklar arasında her bireyin kendi başına ve bildiği gibi –bir anlamda kendi yalnızlığı ile baş başa– yaşayacağı yer almaz. Bir birliktelik, kişilerin tek başlarına ve belki de yalnız oldukları duruma göre yeni bir hukuk ve şartlar gerçeği oluşturur. Bir başka deyişle; kişi, aynı anda hem birlikte hem de yalnız olamaz. Bir ilişki, varlığı nedeniyle bazı kişisel seçimlerden vazgeçmenin ve kimi yeni ortak karar ve davranış mekanizmaları geliştirmenin meşru şartlarını oluşturur.

Zincir, en zayıf halkası kadar sağlamdır. Bu nedenle bir birlikteliğin –bir ilişkinin– sağlamlığı ve ömrü, onu oluşturan bireylerin nitelikleri ile yakından ilgilidir. Her birey, bir ilişki için gerekli donanıma ve yetkinliklere sahip olduğunda, bunlar üzerinde çalışıp geliştirdiğinde ilişkinin gücü de artacaktır. Yalnız bir kişinin taşıdığı bir ilişki, eninde sonunda zayıf olduğu noktadan kopacaktır.

Yalnızlık ve Aşk
Aşk, herkesin kapısını çalmaz. Bu yanıyla bir şans ve ödül olarak verilmiş bir Dünya nimetidir aşk. Kimisinin ise kapısını aşk çalsa da o duymaz. Aşkın kapıdaki tıkırtısını duymaya hazır olmak gerek. Aşkı bir gün kapımızı çalarken bulup bulmayacağımız, kapımızı çalan insan kadar bizim öz benliğimizle de ilgilidir. Yaşama nasıl dokunduğumuz, yaşamdan ne algılayıp içimize sindirdiğimiz, bence aşkın kapımızı çalıp çalmayacağının önemli ipuçlarıdır.

Pek çok insan, aşkın herkese yalnız ve en çok bir kez verilen bir nimet olduğunu düşünür. Çoğu zaman bu düşüncenin ardıllarıdır aşkı yakalamayı engelleyen. O ilk ve tek şansı yitirmemek için ya karşımıza çıkan insanın doğru şans olup olmadığından emin olamayız ya da yanlış seçim yapma paniğinden hareket etmeyi beceremeyiz.

Kendini yalnız hisseden insanın, ‘sevgi yalnızlığı’ konusunda önce kendini sorgulaması gerekiyor. Kapıyı ve pencereleri sıkı sıkıya kapatıp perdeleri içeriye ışık sızmayacak biçimde çektikten sonra birisinin kapıyı çalacağını beklemek hayal olur. Böyle bir eve olsa olsa hırsızlar girer. Ruhunda derin yaralar açacak gönül hırsızları…

Ruhunun kapısını aşka sıkı sıkıya kapayanlar yanında bir de “açık kapı” politikası uygulayanlar var. Duygusal ilişkilere kapalı olmak ile bu tür ilişkilerde açık kapı yaklaşımını benimsemek arasında hiçbir fark yoktur. Her iki modelde kişinin, aşkı bulmasını neredeyse imkânsız hale getirir. Açık kapı uygulandığında, ortalıkta çalınacak bir kapı da yoktur. Gönül hırsızı girer, istediğini alır ve gider. Ne çalan, bir kapıyı çaldığının farkındadır; ne de gönül evine gelinen, kapısının çalındığının.

Çoğu zaman gönül kapınızı çalan kişi, sizin için yenidir. Yeterince tanımadığınız için ilerleyen zaman içinde bazı sorunların oluşması da olağandır. Yaşam sadece beyazlardan ibaret değildir; sorunlu zamanlar da yaşamın en az iyi zamanları kadar olağandır. Bir duygusal ilişkide sorunlar yaşanmaya başlamasının süreci de, en az kapının çalınması olayı kadar ilginçtir. Bu tür durumlarda en çok sorgulanan bu durumla “neden” karşılaştığımızdır. Sorunun nedenlerini tartışmaktan öylesine yorgun düşeriz ki, sorunu yönetip çözmek için ne zaman kalır ne de güç kuvvet…

Bir yazarın sevdiğim bir benzetmesi var. Otomobil ile bir gezinti yapmak için içten yanmalı motorun nasıl çalıştığını bilmeniz gerekmiyor, diyor. Eğer kapınızı çalan aşk ile ilgili sorunlarınız varsa bunun nedenleri kadar durumu nasıl düzeltebileceğinizi de düşünmelisiniz. Emek olmadan uzun soluklu duygusal ilişki olmaz.

About Gürcan Banger

GÜRCAN BANGER elektrik yüksek mühendisi, danışman ve yazardır. Eskişehir Maarif Koleji ve ODTÜ Elektrik Mühendisliği Bölümü mezunudur. Aynı bölümde yüksek lisans çalışması yaptı. Kamuda mühendislik hizmetleri yapmanın yanında bilişim donanımı ve yazılımı, elektronik, eğitim sektörlerinde işletmeler kurdu, yönetti. Meslek odası ve sivil toplum kuruluşlarında yöneticilik yaptı. 2005’ten bu yana bazı büyük sanayi şirketleri de dâhil olmak üzere çeşitli kuruluşlarda iş kültürü, yönetim, yeniden yapılanma, kümelenme, girişimcilik, stratejik planlama, Endüstri 4.0 gibi konularda kurumsal danışman, iş ve işletme danışmanı ve eğitmen olarak hizmet sunuyor. Üniversitelerde kısmi zamanlı ders veriyor. Halen Raylı Sistemler Kümelenmesi'nde küme koordinatörü ve bizobiz.net danışmanlık ve eğitim firmasında proje koordinatörüdür. Kendini “business philosopher” olarak tanımlıyor. Düzenli olarak bloglarında (http://www.duyguguncesi.net ve http://www.bizobiz.net) yazıyor. Değişik konularda yayınlanmış kitapları var. Son çalışmalarından “Endüstri 4.0 ve Akıllı İşletme” Eylül 2016’da, “Endüstri 4.0 Ekstra” Mayıs 2017'de ve "Aşkın Anlamlar Kitabı" Eylül 2017'de Dorlion Yayınları arasında çıktı. Çeşitli gazete, dergi ve bloglarda yazıları yayınlanıyor.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir