Evrende Nerede Durduğumuza Dair

Gürcan Banger

Yılın bazı dönemlerinde gündüz ve gece arasındaki sıcaklık farklı hayli yüksek oluyor. Gece saatlerinde sıcaklığın sıfır derece civarına inmesine bağlı olarak sis olayına hemen geç güz, kış ve erken bahar aylarında sabahları tanık olmak mümkün. Erken saatlerde işe, okula veya çarşıya gidişte yol boyunca bir bulutun içinde yol alınıyor. Günün bu diliminde birkaç metre ötede nelerin var olduğunu, ne olup bittiğini görmek mümkün değil. Bir taşıt sürücüsü iseniz bir kazanın içine düşmemek için olağan duruma göre daha dikkatli olmak gerekiyor. Yol şartlarının da riskler yaratabileceğini fark etmek lazım.

Günlük yaşamda kimi zaman içinde bulunduğumuz durum yukarıda örneklediğim bulanıklık ve belirsizlik haline dönüşmüş olur. Bir problem yaşıyorsak bunu yaratan ve besleyen şartları, nedenleri ve faktörleri yeterli açıklıkla göremeyiz. Probleme müdahil olan öznelerle nesneleri açık biçimde belirleyemez ve aralarındaki ilişkileri kavrama zorluğu çekeriz. Böyle bir durum probleme, olaya veya duruma daha akılcı yaklaşmamızı gerektirir. Bulanıklık içinde aceleyle veya panik halinde verilen bir karar ya da yapılan bir tercih problemin daha da derinleşip yayılmasına neden olabilir.

Bazı zorlu hallerde durup düşünecek zaman ve imkân yoktur. Böyle bir durumda sezgilerle karar ve seçim yapmak daha hızlıdır. Ama sezgilerimizin her zaman bizi doğru çözüme yönelttiğini iddia edemeyiz. Sezgilerimizin dayandığı altyapı geçmiş yaşamımızdaki deneyimlerden –ailemizden, arkadaşlarımızdan, değer verdiğimiz kişilerden, okul ve iş çevremizden– edindiğimiz ezberlerdir. Bu tür ezberlerin her zaman doğru çözüme yönlenmemizi sağlayacağını söylemek zordur. Sağlam, tutarlı ve çözüme yönlendiren analitik bir sezgi altyapısını oluşturmak için emek ve zaman harcamamız gerekir. Nitelikli bir sezgi altyapısı ve analitik bakış açısı, bir masaldaki gibi gökten başımıza düşen üç elmadan biri değildir.

Çözümlemek
Çözümleyici (analitik) bakış açısının –ve bu yaklaşımın etkin kullanımı ile oluşacak akla dayalı sezgisel yapının– temelini ‘sistem’ kavramı oluşturur. Günlük yaşamda sistem sözcüğünü çoğu zaman üzerinde fazla düşünmeden ‘düzen’ anlamına gelmek üzere kullanırız. Bazı durumlarda ise ‘sistem’, alışılmış olan demektir –alışılmış olanın dışına çıkmaya çalıştığımızda ‘sistem’, bizden beklentilerine göre bizi içeri girmeye ya da dışarı çıkmaya zorlar.

Ama düşünce süreçleri ya da felsefe söz konusu olduğunda sistemin daha farklı bir anlamı vardır. Öncelik sistem bir bütünlük anlamına gelir – sistemi neler oluşturuyorsa onların bütünlüğü… Öyleyse sistemi neler oluşturur? Sistem öncelikle bazı bileşenlerden oluşur. Eğer bir sistem olarak okuldan söz ediyorsak bunun bileşenlerini öğrenciler, öğretmenler, yöneticiler, veliler, yasal mevzuat, binalar, sınıflar, ders araçları gibi unsurlardır. Ama sadece bileşenleri bilmek yetmez. Bileşenler arasında önceden tanımlı veya tanımda yer almadığı halde sonradan gelişmiş ilişkiler bulunur. Okul örneğinde olduğu gibi sistem bir amaca yöneliktir; aynı zamanda bu amaç yönünde bir bütün olarak hareket eder. Sistemin bir başka özelliği ise –birincil ve tali ya da istenen ve öngörülmemiş– çıktılara sahip olmasıdır. Yaşamda ya da hayalde mevcut olan her şeyi bir sistem olarak modelleyebiliriz. Bir mimari plan bir yapının modelidir. Arz-talep yasası insan ve toplum davranışlarına yönelik olarak kurgulanmış ekonomik bir modeldir. Fizik, kimya, biyoloji, sosyoloji, psikoloji ya da felsefe gibi bilim ve disiplin dalları ve bunlara ilişkin teoriler yaşamın düşünsel modelleridir. Yaşamı anlamak, açıklamak ve öngörmek için modeller kurar ve kullanırız. Modeller evrenin, doğanın, insanın ve yaşamın olağanüstü karmaşıklığı ile baş etmek için varsayımlar ve ön kabuller yapar. Bir modelin hatalı anlama, açıklama ve öngörülere yol açmasının birincil nedenlerinden birisi eksik, hatalı veya yanlış varsayım ve ön kabuller yapmamızdır. Bir de; kurguladığımız model onu hazırlayan bizlerin yaşama öznel bakışımızın (ezberlerimizin, zihinsel haritamızın) izlerini taşır. Hatta nerede durduğumuz (konumlandığımız), sonuçta nasıl bir model üreteceğimizi belirlemekte yükse oranda etkili olur. Pek çok bilim dalı ve disiplindeki paradigmaların, modellerin, teorilerin sübjektif oluşunun (objektif olmayışının) arka planında bu gerçek yer alır. İşin özü; içinde özne olarak insanın yer aldığı hiçbir şey objektif değildir.

Nerede Durduğumuz, Ne Gördüğümüz
Ne gördüğümüz nerede durduğumuza bağlıdır. Bu sözü doğrulayan sanatlar arasında resim ve heykel ilk sıralarda yer alır. Gözlem noktasının ve bakış açısının önemini vurgulayan bir başka disiplin ise teknik resimdir. Baktığımız şey bir manzaradır, bir insandır, bir yapıdır ya da bir makine parçasıdır. Bakış noktamızı değiştirdiğimizde karşımızdaki ‘şeyi’ konumun, ışığın ve perspektifin yarattığı bir fiziksel farklılıkla görürüz.

Bir fiziksel nesnenin teknik resmini bu konuda yetkin birkaç ressama çizdirsek, her biri farklı noktalardan baksalar da birbirine çok benzer çizimler yapacaklardır. Diğer yandan masanın üzerinde bir elma –aynı noktadan, aynı açıyla, aynı ışıkta baksalar da– Paul Cézanne (1839-1906) veya Pablo Picasso (1881-1973) ya da Salvador Dali (1904-1989) için farklıdır. Fiziksel elmayı temsilen yapacakları resimler de tümüyle farklı olacaktır. Anlaşılan o ki, ‘nerede durduğumuz’ konusu sadece fiziksel konum, bakış açısı ve aydınlanmadan (ışıktan) ibaret değil –sübjektif faktörler birincil düzeyde etkili oluyor.

Bir sistem, ilişkilerle birbirine bağlanmış bir dizi bileşenin belli amaca yönelmiş olarak ‘hareket eden’ bütünlüğünü ifade eder. Bir olayın veya durumun ya da herhangi bir ‘şeyin’ bir sistem olarak modellenebileceğini belirtmiştim. Yaşamı anlamak, açıklamak ve öngörmek için –farkında olarak veya olmayarak, kendimizin oluşturduğu ya da başka kaynaklardan öğrendiğimiz– modeller kullanırız. Model, gerçeğin bir simgesel temsilidir. Dolayısıyla bu simgesel temsil, onu hazırlayıp üretenin kişisel varsayım ve ön kabullerini barındırır ve yansıtır. Bu kişisellik ise yaşamın doğası gereği sübjektiflik (öznellik) içerir. Bir başka deyişle; evreni, doğayı, toplumu, insanı ve yaşamı kavrayışımızda onu ‘modelleme’ anlayışımızdan –veya seçip kullandığımız modelden kaynaklanan– sübjektivite bulunur.

Modellerimizi kurmak veya mevcut olanlar arasından model seçmek için gözlemlerimizden yararlanırız. Duyu organlarımızda herhangi bir sorun yoksa gerçeği görür, duyar, koklar, tadar veya dokunarak hissederiz. Duyu organı çevreden gelen fiziksel veya kimyasal bir etkiye maruz kalır. Buraya kadar olup biteni bizim dışımızdaki bir ‘gerçek sistemden’ gelen ‘işaret’ olması nedeniyle ‘objektif’ sayabiliriz. Ama söz konusu görsel, işitsel vb. işaret bize ulaştıktan sonra sübjektivite devreye girer. Kurduğumuz veya tercih ettiğimiz modele veri olarak aktardığımız duyu verileri de sübjektif değerlendirmelere maruz kalmaya başlar. İki farklı kişi olarak görüntüyü, sesi, kokuyu, tadı veya dokunmayı farklı biçimde algılar ve değerlendiririz. Aynı yemek herkes için aynı lezzette değildir; aynı müzik her birimiz için aynı güzellik yorumuna yol açmaz ya da kimi kokular bazı kişiler için tercih edilirken diğerleri için tahammül edilemez nitelikte olabilir.

Özetleyelim. Kendimiz de dâhil olmak üzere yaşamı anlamak, açıklamak ve öngörmek için model kurma ve seçme sürecinde sübjektif özelliklerimiz devreye giriyor. Bu modelde veri olarak kullanmak üzere kullandığımız veriler de aynı sübjektiflik filtresinden geçiyor. Modelin çıktılarını değerlendirirken bir kez daha sübjektif niteliklerimiz devreye giriyor. Daha da önemlisi, böyle bir durum insanlar olarak her birimizin yaşam ile ilgili farklı yaklaşımlara sahip olmamız sonucunu getiriyor. Duygu, düşünce ve eylemlerimiz benzeşse bile özünde farklılıklar taşına potansiyeline sahip… Biz ise yaşamı ‘kolaylaştırmak’ için farklılıkları göz ardı ederek her bireyi eşdeğer kalıplar içine sokmaya çalışıyoruz. Hâlbuki farklı olabilmek, özgür olabilmek anlamına geliyor. Aynılaşarak veya aynılaştırmaya çalışarak özgür birey olmanın imkânlarını yok ediyoruz. Farklılıkların bir arada var olmasına olanak sağladığımızda ise insanın doğasına ve özgürlük ruhuna uygun olanı yapmış oluyoruz.

En Küçük, En Büyük ve İnsan
Sokrates öncesi dönemin antik filozoflarından Demokritos (MÖ 460-370), maddenin atomlardan oluştuğunu söyler: “Yaratılmamış, yok olmayan, değişmeyen varlık, maddi atomdur. Öz, maddeyi temsil eder ve onunla her nesne yapılabilir.” Fiziğin 20’nci yüzyılın başlarına ulaşması ile birlikte maddenin parçalanamayan en küçük biriminin atom olduğu fikri oluştu. 21’inci yüzyılda ise atom sözcüğü her ne kadar ‘daha küçük parçacıklara bölünemeyen’ gibi bir anlam taşısa da, çağdaş bilimde artık atom kavramı ‘atom altı parçacıkların birleşimi’ olarak tanımlanıyor. Her geçen gün ‘atom altı parçacık’ kavramı daha da zenginleşip derinleşiyor. Madde ile boşluk, madde ile enerji, varlık ile yokluk kavramları her an daha fazla karışmaya devam ediyor. İnsanlık olarak atomdan en küçüğe doğru ne kadar ‘derine’ inebileceğiz? Bu derinliği temel duyu organlarımızla kavrama noktasını çoktan geçtik. Ne kadar derine inebileceğiz? Ne kadar küçüğü ölçebileceğiz? Bu aşamadan sonra kullanabileceğimiz yegâne kaynağımız soyut düşünmeye daha yatkın hale gelmiş olan zihinsel beceri ve kapasitemiz olabilir. Maddeden başlayan insan ancak çok daha hayal ederek (tahayyül ile) evreni kavrayabileceği bir bilinmeze doğru ilerliyor. Şimdilik öyle görünüyor ki; bir zamanlar atomu ‘son nokta’ olarak bulduğumuz rahatlığa asla ulaşamayacağız. İnsanlık olarak aramaya devam edeceğimizden kuşkum olmasa bile; en derinde olan en küçüğü ‘görüp’ kavrayabileceğimizden emin değilim. Sanki her zaman derinden daha derin bilinmeyenler olacak. Daha derine inmeye devam ettikçe karşımıza başka derinlikler ve küçükten küçük olan çıkacak.

Bir de; ‘en büyük’ konusu var. Evreni merak etmeye başladığım çok eski zamanlardan beri aklımdaki ‘açmaz’ şöyledir: Örneğin bulutsuz bir gecede başımı göğe doğru kaldırdığımda çok sayıda gök cismi görüyorum. Biliyorum ki, göremediklerim de var. Bu bağlamda görmek, ışığının çok gecikerek de dünyaya ulaşması anlamına geliyor. Işığı bana ulaşan cismin çok uzaklarda da olsa ‘orada’ ve ‘var’ olduğunu anlıyorum. Zihnim bu varlığı kavrıyor. Ama bedenen o uzaklığa gitmem mümkün değil. Çünkü o ışık milyonlarca, milyarlarca ışık yılı uzaktan geliyor. Yani ışık hızıyla gidilse bile –her şekilde– insan ömrü içinde o mesafeleri aşmak şu an mevcut olan bilgi ve deneyimimizle mümkün görünmüyor. Aklımızın anladığına bedenimizin ulaşması imkânsız gibi duruyor. Evren konusunda çalışan teorik fizikçiler aşırı uzaklıklara ancak akıllı ve kendini yenileme özelliğine sahip robotların ulaşabileceği öngörülerini yapıyorlar. O robotlar üretilse ve evrenin bilinmeyenine gönderilse bile onları üretenler oralardaki sırları asla öğrenemeyecekler. ‘En uzak’ olan (veya ‘en büyük’ mesafe) oralarda ‘olup biteni’ öğrenmek için karşımızda adeta bir engel gibi duruyor. Mevcut durumda ışık hızı ve zaman olarak isimlendirdiğimiz kavramlar etrafımızda ‘dört duvar hapishane’ gibi daha fazlasını somut olarak düşünmemizi engelliyor sanki… Tam bu noktada ‘ışık hızından ve zamandan’ (mevcut ışık hızı kavramından ve zaman algısından) kuşku duymak geçiyor içinden –‘gerçek’ diye bildiğimiz gerçekten daha başkası olabilir mi? Öyle ya; teorik fiziğin ‘Büyük Patlama (Big Bang)’ Teorisinin doğruluğunu kabul edersek her zaman büyüyen ‘en büyük’ olacak. Gidilebilen her noktadan sonrası oluşacak. ‘Büyük Patlama’ ile tanımlananın daha ötesi, daha başkası var mı? Bilmiyoruz; ancak hayal ederek öngörülerde bulunabiliriz.

İnsana fiziksel mesafe (fiziksel büyüklükler) açısından baktığımızda ‘en küçük’ ve ‘en büyük’ arasında bir yerde duruyor. Bir yandan insanlığın ‘en küçük’ algısı daha da küçülürken, diğer yandan ‘en büyük’ konusundaki bilgi ve deneyimi de ‘büyükten büyük’ yönünde değişiyor. Bu arada insan da –‘en küçük’ ve ‘en büyük’ sınırları arasında kalmak üzere– bir zaman dilimi önce ‘durduğu’ yerde olmuyor; o da artan ve çeşitlenen ‘evren deneyimi’ ile birlikte değişmeye ve yer değiştirmeye devam ediyor.

Yazının karmaşası içinde kaybolabilen bir noktaya dikkat çekmek isterim. Yukarıda anlattıklarımın tümü insanı esas alarak (insanın özne olduğu) tartışmalardır. İnsan olmadığı bu durumda ne olur? ‘İnsan ötesi’ veya ‘insan sonrası’ olarak isimlendirebileceğimiz bu soru bambaşka bir akıl yürütmenin ve tartışmanın ‘lezzetli’ teması olur.

İnandığım Ama Kanıtlayamadığım…
Bir fantastik yaklaşım ile bitirelim. Orijinal adı “What We Believe But Cannot Prove” olan kitabın ilk baskısı 2005 yılında Edge Foundation tarafından yapılmış. Türkçesi NTV Yayınları arasında yer alan ve editörlüğünü John Borckman’ın yaptığı kitapta zihinsel yetkinlikleriyle farklılaşmış 100 kişiye “Doğruluğuna inandığınız ama kanıtlayamadığınız gerçek nedir?” diye sorulmuş. Bu kişilerin verdikleri cevaplar kitabı oluşturuyor. Her cevabın başında soru sorulan kişinin kariyeri ve başarıları kısaca özetleniyor. Örneğin ABD’li ünlü bir fizikçi olan Kenneth W. Ford, cümlelerine “Galaksimizde bir yerlerde mikrobiyal yaşamın var olduğuna inanıyorum” diye başlıyor sözlerine. Bir deneysel fizikçi olan Maria Spiropulu ise “Kanıtlanamayan hiçbir şeyin doğru olmayacağına inanıyorum” şeklinde soruya aykırı bir cevap vererek sürdürüyor sözlerini.

İnanmak deyince muhtemelen yaratılış, yaşam ve ölüm gibi konuları birlikte hatırlıyor olmalıyız ki; İngiliz romancı Ian McEwan’ın girizgâh cümlesi şöyle oluşmuş: “İnandığım ama kanıtlanamayacak olan şey, ölümümden sonra bilincime ait hiçbir şeyin varlığını sürdüremeyeceğidir.” Dünya yaşamı ile söylediklerini anlamlı buldum: “Buradaki yaşamın kısa; bilinçliliğin ise kör bir sürecin kaza eseri gerçekleşmiş bir ödülü olması, varlığımızı çok daha değerli ve ona karşı sorumluluklarımızı da daha büyük kılıyor.” Varoluşun bir kaza eseri mi yoksa üstün bilinçli bir seçim mi olduğunu tartışacak olanlar vardır; ama yaşamın değeri ve ona karşı sorumluluk vurgusu bence dikkate değer.

Kanımca kitaptaki en önemli düşünsel tezlerden birisi ABD’li teorik fizikçi Paul J. Steinhardt’ın sözleri: “Evrenimizin rastlantısal olmadığına inanıyor ama kanıtlayamıyorum.” Pek çok insanın bu rastlantısal olmayışı, dinî esaslarla açıklamaya çalıştığını biliyoruz. Ama Steinhardt’ın bir bilim insanı olarak okunmaya değer farklı bir yaklaşımı var. Bir matematikçi, bilgisayar bilimcisi ve romancı olan Rudy Rucker da ilginç bir iddia öne sürüyor: “Farklı bir ‘Çok Sayıda Evren’ teorisi önermek istiyorum.

Teksas Üniversitesi’nde psikoloji alanında profesör olan David Buss’ın farklı bir cevabı var: “Gerçek aşka inanıyorum” diye başlıyor. Sözlerini şu cümlelerle bitiriyor: “Ama gerçek aşkın güzergâhı çok farklı; haritalanmamış alanlardan geçiyor. Hiçbir engel, hiçbir sınır tanımıyor. Tanımı zor, yakasını modern ölümlere hiç kaptırmıyor, bilimsel açıdan ise bulanık görünüyor. Gerçek aşkın varlığına inanıyorum. Ne var ki kanıtlayamıyorum.” Kanıtı olanlara duyurulur.

Haddimi bilerek; Edge’in sorusunu kendime sordum. Acaba doğruluğuna inandığım fakat kanıtlayamadığım bir düşüncem olabilir mi? Çok eski yıllardan beri aklıma takılan bir soruyu bir mucit, girişimci ve yazar olan Ray Kurzweil’ın da kitapta ifade ettiğini gördüm: “Bilgi iletişiminde ışık hızı sınırı engelini aşmayı başarmanın yollarını bulacağız.

Benim yaklaşımım veya hayalim ise şöyle: Gece başımı gökyüzüne kaldırdığımda (ya da bir teleskop kullanarak) yıldızları ve bazı diğer gök cisimlerini görebiliyorum. Onları görebildiğim halde onlara ulaşmam mümkün değil. Ömrümün milyonlarcasını üst üste eklesem bile onlara ulaşmam imkân dâhilinde görülmüyor. Bu sorunu yaratan da ışık hızı sınırı gibi görünüyor. Sanırım; bu işte (ışık hızı sınırı meselesinde) bir ‘terslik’ var. Milyonlarca, milyarlarca ‘ışık yılı’ uzağımızdaki varlıklara ulaşılabileceğini inanıyorum ama kanıtlamam mümkün değil.

(Bakış Dergisi Yıl: 20, Sayı: 128, Nisan-Mayıs 2017 sayısında yayınlanmıştır.)
Bakış Dergisi Yazıları, Felsefe, Yaşam, Zaman kategorisine gönderildi | , , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın

Bir Yaşam Şarkısı Olur Yalnızlık Bazen

Gürcan Banger

Silmek için ne denli uğraş versek de; her birimizin hatırlamayı arzu etmediği olaylar, kalp kırgınlıkları var. Çoğu zaman bu derinlerdeki acı, beklemediğimiz bir zafiyet anında bir kâbus gibi üstümüze çullanıyor. Hele geçmişin acıları, bugünün zorluk ve engelleri ile birleşince ruhen ve bedenen kaldırılması ağır bir yük haline dönüşebiliyor.

İki Japon yazar Nogao ve Saito, iç dünyamızın derinliklerine inen bir merdivenden söz ediyorlar. Aslında bu, bir benzetme. Karanlık dünyaya doğru yol alan bu merdivenin her basamağı, acılı bir olaya ya da hatıraya işaret ediyor. Merdiveninde daha az basamak olan bir kişi, büyük bir olasılıkla kendi geçmişinden daha az etkilenecektir. Ama derinlere inen merdivende basamak sayısı arttıkça, geçmişin üzerimizdeki baskısı ve yarattığı acılı durum da o denli fazla olacaktır. En azından; böyle olma ihtimali yükselecektir.

Sokakta yürürken bir çağrı sesi duyduğumuzda –bizimle ilgili olsun ya da olmasın– başımızı ya da yönümüzü çevirerek tepki veririz. İnsanın başından geçenlere ilişkin olayların izlerini anılar da böyledir. Uyanık haldeyken ya da gece uyurken, merdivenin basamaklarına ilişkin anılar, çağrı sesleri üretirler. Bu ses, bazen bir ağlama, kimi zaman bir kahkaha ya da bir azarlama belirtisidir. Bu sesin şiddeti ve tonu, bize o olayın nasıl yaşandığını ve bizde nasıl izler bıraktığını ifade eder.

Yürürken bir ses duyduğumuzda; bir şekilde buna bir cevap veririz. Eğer müdahale etmemiz gereken bir durum varsa, buna ilişkin bir tepki veririz. Kimi zaman kayıtsız kalır ve yolumuza devam ederiz ya da zihnimizde olayla ilgili bir yorum yaparız.

Başımızdan geçen bir olayı temsil eden her merdiven basamağına ilişkin tepkimiz, geçmişte bu olayla nasıl baş ettiğimizin ifadesidir. Söz konusu olay, başımızdan geçtiğinde o anda ona bir tepki verdik. İçimizin derinliklerine inen merdivenin ilgili basamağına bir kez daha bastığımızda; hem o olayı hem de o olaya karşı verdiğimiz tepkiyi yeniden değerlendirmiş oluyoruz. Kimi zaman içimizi acıtan; o olaydan daha çok, ona verdiğimiz ama şimdi onaylamadığımız tepki olabiliyor. Bizi huzursuz edenin, yaşanmış olay kadar o olaya verdiğimiz ya da veremediğimiz tepki olması da şiddetle muhtemel.

Bu içsel acılardan ve acılı hesaplaşmalardan kurtulmak ve rahatlamak için merdiveni aydınlığa çıkarmak lazım. Gün ışığında her basamağın, geri dönülmez biçimde hesabını vermek ve bununla daha fazla uğraşmamak gerekli. Geçmişin verilmemiş hesaplarına kayıtsız kalmak ya da onları görmezden gelmek, yüksek tansiyon ya da ateş gibi bedenimizi ve zihnimizi için için yiyip bitiriyor. Kendimizi yok etmenin anlamı yok. Üzerine gidip hesabı kesmek lazım.

Meşgul Yalnızlık
Bazı insanlar vardır; diğerleri ona gıptayla bakarlar. Çok tanıdığı vardır; belki de onu tanıyan bundan da çoktur. İlgi alanı geniştir; herhangi bir konuda söz söylediğinde dinlenir. Bilmediği konuda susmayı bildiğinden, bilgisine ve deneyimine saygı duyulur. Özetle; pek çok insan, onun gibi olmayı özler. Ama insan olan yerde mutlaka sorun vardır kuralı unutulur bu özlemli bakış içerisinde.

Kalabalıklar içinde yalnız olmak, bazı insanların alınyazısıdır adeta. Ama yoğunluk görüntüleri veren insanların yalnızları da vardır. Meşgul görünenler için; ne çok işleri, ne yoğun koşuşturmaları vardır diye düşünürüz. Çevrelerinde sürekli olarak, değişik kesimlerden insanlar bulunur. Onların da yalnız olabilecekleri nadiren aklımıza gelir.

Yalnızlık, kolay paylaşılabilir bir duygu değildir. Yalnız olmaktan utandığımız, başkalarına ifade etmeye cesaret edemediğimiz dönemler bile olur. Ancak yaşam deneyimimiz arttıkça, yalnızlığın pek çok insanın ortak özelliği olduğunu hayretle fark ederiz. Değişik mekânlarda bir kalabalık olarak bulunduğumuz halde, topluluğumuzun gerçekte tek tek yalnızların toplamı olduğunu kavrarız. Yalnızlık, kaderimiz midir? Yalnızlık, kırılmaz ve değiştirilmez bir alınyazısı mıdır? Yalnızlığımızdan kurtulmak için pek çok konuyla ilgilenmemize rağmen, günün herhangi bir anında yalnızlığı duyumsamamız kaçınılmaz bir durum mudur?

Karakterimizin oluşma sürecinde en etkili dönemlerden birisi, çocukluğumuzdur. İlerleyen yaşlarda anlaşılmaz gibi gelen pek çok özelliğimizin yapı taşları çok erken yaşlarımızda oluşmaktadır. Çocukluğumuzda gelişen bu karakter unsurlarını bir taş temelli yapıya benzetebiliriz. Yapı yükseldiğinde, temel taşlarını göremeyiz ama onlar daima oradadırlar; bina, bu taşların üzerinde yükselmektedir. İşte; çocukluğumuzda yaşadığımız olaylar da böyledir. O dönemde yaşadıklarımız ve bu olaylardan edindiğimiz davranış modeli, karakterimizin temel taşları olarak derinlerde bir yerlerde bizi “şu veya bu biçimde” ayakta tutmaya devam ederler.

Binaların yapıldıktan uzun yıllar sonra (veya deprem gibi nedenlerle gerek duyulduğunda) sağlamlaştırıldığını bilirsiniz. Benzer şekilde; yalnızlık duygusundan ve bunun olumsuz etkilerinden uzaklaşmak için, gerçekleştirebileceğimiz bazı önlemler vardır kuşkusuz. Yalnızlık, bir yol kavşağı ise burada tercih edebileceğimiz iki yön olabilir. Birincisi; etrafımıza duvar örerek yalnızlığımızı mutlaklaştırabiliriz. Bu durumda; gerçekten bir süre sonra yalnızlık, bir yaşam tarzı haline gelir. Bazı insanlar yalnızlığın hüznü ile yaşamaktan kendi ölçülerinde mutlu bile olabilirler. Çevrenize dikkatle baktığınızda, yaşam tarzı olarak yalnızlığı seçmiş insanlar görebilirsiniz.

Yalnızlık kavşağından ayrılan ikinci yol ise, yaşamla köprüler kurmaya çalışan seçenektir. Etrafınıza yalnızlığı mutlaklaştıracak dört duvar örmek yerine, yaşamla aranızda yeni köprüler oluşturabilirsiniz. Ama bu seçenekte kararlılık esastır. Ayrıca emek vermeniz de gerekir.

Bitirirken; önemle bellememiz gereken bir ilkeyi dile getirmek isterim. Yaşamda siyah ve beyaz, ışık ve karanlık, olumlu ve olumsuz, sevinç ve keder daima birlikte vardır. Siyah olmazsa beyaz da olmaz. Çünkü siyahı beyazla karşılaştırarak, ışığı karanlıkla dengeleyerek tanır ve kavrarız. Ünlü düşünür Foucault’nun bir sözünü hatırlıyorum: “Eğer bir kişi yalnız olmayı beceremiyorsa, başkalarıyla bir arada olmayı da beceremez.” Özetle, birliktelik ve yalnızlık; ışık ve gölge gibidir.

Yalnız Kalmak İstemiyorsan…
İnsanın yalnızlığı, gerçekten üzerinde düşünmeye değen bir konudur. Birtakım sosyal ve psikolojik sorunlarımızın çözümlerini, bu akıl yürütme sırasında bulabilmemiz mümkündür.

Yalnızlıktan şikâyet edenler arasında sıklıkla gördüğüm bir özellik, bu kişilerin kendilerini diğer insanlara oranla daha iyi ve nitelikli bulmalarıdır. Çoğu zaman kişisel beğeni çıtalarının yüksek olduğunu ve beğenirken mükemmellikler aradıklarını söylerler.

Bir ilişkide uyum ve uygunluk arayan insanlar için söylenecek sözüm yok. Ama ‘iyi’ bir ilişkinin mükemmellik üzerine kurulması gerektiğine asla katılamam. Yaşam, sadece beyaz veya siyah değildir. Gerçek yaşam, beyazdan siyaha kadar değişik grilerin toplamından oluşur. Bazen güzelliği yaratan, mükemmel olmayan niteliklerdir. Müziğin yalnız notalar olmadığı gibi; mükemmel olanlar ve olmayanlar, bir uyumlu ilişkiyi birlikte yaratırlar.

Spor yaparak yorulur, enerji kaybedersiniz. Ama spor yapmak, uzun vadede fiziksel sağlığın sürekli kılınması demektir. Kısa vadede enerji kaybeder gibi görünürken uzun vadede fiziksel yaşam sürekliliğini kazanırsınız. Ruhsal sağlığınızdaki iyileşme de spor yapmanın size kazandırdığı ek katkılardandır. Eğer spora sadece fazla enerji harcamak olarak bakarsanız, onun size gelecekte kazandıracaklarını algılamanız mümkün değildir.

Yalnızlığınızı giderecek bir ilişki de spor yapmak gibidir. Eğer enerjinizi sadece işinize ayırmanız gerektiği, bu nedenle bir ilişkiye zaman bulamadığınız iddiasında iseniz, hemen size yukarıdaki spor örneğini hatırlatmak isterim. Uyumlu bir ilişki, bir birey için öncelikle tükenmez enerji kaynağıdır. Sağlıklı bir ilişkinin ruhunuzda yapacağı iyileştirmeler, iş alanlarında da daha başarılı olmanızı sağlayacaktır. Bir ilişki için zamanınız ve enerjiniz olmadığından şikâyet etmeyin! Bu şikâyetle duygusal açıdan olduğu kadar iş açısından da başarılı ve mutlu bir geleceği kaçırıyor olabilirsiniz.

‘Tanışma özürlü’ olanlarımızı bilirsiniz. Yeni insanlarla tanışmak için vesileler yaratmak ne kadar zordur bu kişiler için. Değişik insanlarla tanışma korkumuzu, tanıdığımız ama derinlemesine tanışmadığımız insanlara yaklaşma ürküntümüzü üzerimizden atmak çok zor gelir. Bu, üzerine yürüyüp yenmemiz gereken ciddi bir engeldir. Bir tanışmada sıcak karşılanmama riski olmakla birlikte kazancın riskten kaynaklandığını da unutmamak gerekir.

Bazen olumsuz yakınlık denemeleri, bizi yeni girişimlerden uzak tutar. Ama yaşamımızdaki olumsuzlukları, dersler çıkarmamız gereken fırsatlar olarak algılamalıyız. Denize ulaşmak için çakıllara basmak gerekir ve bunların bazıları çıplak ayaklarımızı acıtabilir. Gülün dikenini güzel kokusundan ayırt edebilir miyiz? Aynen siyah ve beyaz gibi… Acı ve tatlı, yaşamın güzelliğini birlikte yaratıyorlar. Yalnız birisi olsaydı, onun varlığının farkına bile varmazdık.

Bir Yalnızlık Şarkısı
Kendimizi yalnız hissediyorsak (ki bunun kalabalık içinde dahi çok farklı türleri olabilir) ve boş zamanımız varsa; hobi edinmek, zamanı değerlendirmek için uygun bir seçenek olabilir. Beni tanıyan bir arkadaşıma “Sanırım; benim hobilerim yok” dedim. O da; “Var ama sen onları iş haline getirmişsin” diye cevap verdi. Kimbilir, belki de haklıdır; insanın kendisini tam olarak görmesi pek kolay olmayabiliyor.

Ama yalnızlık dendiğinde; her zaman akla (keman çalmak, spor yapmak gibi) bir hobi edinmek gelmiyor. Son zamanlarda yalnızlık üzerine ilk akla gelenler, karşı cinsten bir arkadaş bulmak üzerine kilitlenmiş gibi. Yalnız olduğundan şikâyet eden bir kişi hakkında öncelikle karşı cinsten bir arkadaşı olmadığını düşünmek adeta saplantı haline geldi.

İnsanın karşı cinsten yakın bir arkadaşı olması, muhtemelen eksik bir kutbun tamamlanması anlamına gelir. Bir kişinin bir eşi, bir arkadaşı, bir can dostu olması fikrine karşı çıkmak mümkün değil. Ama yalnızlık duygusunun altındaki faktörlere bir göz atmakta da yarar var. Eğer kişi, “Ben, madem bazı özelliklere sahibim, o halde neden yalnızım?” diye sormaya başladığında, bu unsurların üzerine gitmek daha fazla önemli hale gelir.

Bazı yalnız kalmayı, kendimle olmayı severim. Yalnızlık, iç konuşmalar için en uygun durumdur. Ama yalnızlıktan şikâyet ediyorsanız, öncelikle bir “yalnızlık sever” olup olmadığınızı iyice anlamanız gerekir. Bazı insanlar kendileriyle olan iç konuşmalarını öyle bir noktaya getirirler ki, dertleşmek ve sorunları paylaşmak için bile bir arkadaşa ihtiyaç duymazlar. Bu ‘ihtiyaç hissetmeme’ durumunda bir arkadaşınızın olup olmaması fazla önemli değildir. Siz yalnızlığı sevmektesinizdir ve bu nedenle yalnızlıktan şikâyet hakkınız olduğu da kuşkuludur.

Karşı cins açısından baktığımızda; konunun daha karışık olduğu durumlar da var. Örneğin bu sıralar ‘doğru elektriği almak’ diye ifade edilen ‘aranan insanın bulunamaması’ iddiası var. Pek çok kişi, aradığı özelliklere sahip bir yaşam arkadaşı veya can dostu bulamamaktan şikâyet eder. Tabii ki; bütün eş, sevgili veya dost olabilecek ‘iyi insanlar’ sizden öncekiler tarafından paylaşılmıştır ama yine de bu durum, seçim yapma özgürlüğünüzün elinizden alındığı anlamına. Ayrıca sizin ‘dört dörtlük iyi’ olduğunuzu ve ötekilerin sizden daha az nitelikli olduğunu kim söyledi ki? Belki kendinizi biraz yakından dinlemek ve incelemek, bazı fikirlerinizin yeni ilişkilerin önünü tıkadığını ve bu nedenle seçim yapmakta zorlandığınızı gösterebilir. “Bu, iyi değil” demeden önce “Ben yeterince iyi miyim” diye yeniden sorabilirsiniz kendinize. Ayrıca gelecek vaat eden bir iletişimin ve ilişkinin, öncelikle iyi niyet ve içtenlik ikliminde oluştuğunu kavramak gerekir.

Yaşanmış ve olumsuzluklar içeren bir geçmiş hikâyeyi aşmak zor olabilir. Eğer geçmişte olumsuz bir ilişki yaşamış isek, ikinci kez girişimde bulunurken geçmişin acı izlerini silebilmek gerekir. Bu konuda önerebileceğim yaklaşım, yaşamınızın öncelikle ‘size ait’ olduğu ve herhangi bir girişimden geri durarak kaybettiklerinizin de ‘sizin kayıplarınız’ olduğudur. Unutmayın ki; tüm olumsuzluklara karşın Güneş, Doğu’dan doğmakta ve yaşam her sabah bir şekilde yeniden başlamaktadır. Yitirdiğimiz anları geri kazanmak mümkün değil. Şu anki zamanı, gelecek için depolayıp saklamanın mümkün olmadığı gibi…

Yalnızlık ile bağımsızlığı sıklıkla karıştırırız. Yalnızlığı özgürlükle eş tuttuğumuz olur. Bu özgür yalnızlık yanılsaması, bir gerçek olabildiği gibi bir derin duygusal yalnızlık gerçeğinin, beynimizin haylaz oyunlarından birisi olarak kamufle edilmesi de olabilir. Sağlıklı bir iklimde ve doğru geliştirilmiş birlikteliklerin kişisel bağımsızlığı ve özgürlüğü engelleyeceğini söylemek, ilişkiye haksızlık olur. Yaşadığımız sevginin gerçeği ise özgürlük ve bağımsızlık da bizimle birlikte demektir.

Yalnızlığın Zayıf Halkası
Yaşamımızda yaptığımız her işin başarılı olacağına dair kim garanti verebilir ki? Böyle güvence verilmeyişinin arkasında yaşamın kendisinin son derece karmaşık olması kadar insanın karar ve eylemlerini etkileyen pek çok içsel unsurun bulunması etkili oluyor. Bu nedenle yaşamda sağlam garantiler ve güvenceler yerine fırsatların varlığından söz etmek daha doğru olur. Ama fırsatların tehditlerle birlikte var olduğunu da unutmamamız gerekiyor.

Kimi zaman yaşamsal kazalara uğruyoruz. Bunu söylerken bir fiziksel kazadan söz etmiyorum. Duygusal veya zihinsel yönden de kazaya uğradığımız zamanlar oluyor. Bir duygusal ilişkide kalbimiz kırılabiliyor veya bir sorunu çözmeye çalışırken çok akılcı görünen yaklaşımımız başarısız olabiliyor.

Yaşamsal kazalara neden olan dış faktörler var. Bunları ne kadar denetlemeye çalışsak, ne denli dış etkilere karşı korunmaya çalışsak da; yaşamımız ciddi ölçüde dışımızdaki şartlar tarafından belirleniyor. Genelde başarısızlıklarımızı bu dış faktörlere bağlamak bize kolay gelir. Üzülürüz, bahtsızlığımıza kahrederiz, hatta içinde olduğumuz maddi şartlara lanet okuruz. Ama çoğu zaman unuttuğumuz veya gözden kaçırdığımız nokta, başarının gereklerinden birisi onun iç şartlarla doğrudan ilişkili olduğudur. Bir başka deyişle; insan, dış şartlarla kazaya uğradığını sandığı an aslında kendi içinde bir kaza yaşamıştır.

Bir kazanın içsel olarak bağlantılı olduğu unsurların başında korkular ve alışkanlıklar gelir. Çoğu zaman tembellik duygusu ve kolaycılık buna eşlik eder. Kendini doğru biçimde geliştirememiş olan kişinin, dışarıdaki zor şartlarla mücadele etmesi ve başarılı olması da zordur. Bu nedenle insanın çocukluğundan beri biriktirdiği ve aslında kendi dünyasına olumsuz etkiler yapan korku zehrinden kurtulması gerekir. Bu süreçte tembellikten, kolaycılıktan ve sorgulamadan davranmayı getiren alışkanlıklardan da arınmak zorunludur.

Alışkanlıklar konusunda bir örnek vereyim. Pek çok insan çocukluğundan başlayarak bir yalnızlık ortamında büyür. Çevresinde insanlar olabilir ama zihnen ve ruhen yalnızdır. Zamanla bu durum, bir ‘yalnız yaşam’ modeli yaratır. Kişi, kararlarını kendi başına alır; ‘kafasına göre’ bir yaşam biçimi geliştirir; yalnız kendi sorumluluğunu hissetmeye başlar. Hâlbuki arkadaşlık, duygusal ilişki veya evlilik en az iki kişilik bir yaşam biçimidir. Böyle bir ilişkide herkes kendi alışkanlıkları ile yaşamaya devam edemez.

Birlikteliklerde hiç kuşkusuz, insanlar kendi özelliklerini koruyup geliştirme hakkına sahiptirler. Ama bu haklar arasında her bireyin kendi başına ve bildiği gibi –bir anlamda kendi yalnızlığı ile baş başa– yaşayacağı yer almaz. Bir birliktelik, kişilerin tek başlarına ve belki de yalnız oldukları duruma göre yeni bir hukuk ve şartlar gerçeği oluşturur. Bir başka deyişle; kişi, aynı anda hem birlikte hem de yalnız olamaz. Bir ilişki, varlığı nedeniyle bazı kişisel seçimlerden vazgeçmenin ve kimi yeni ortak karar ve davranış mekanizmaları geliştirmenin meşru şartlarını oluşturur.

Zincir, en zayıf halkası kadar sağlamdır. Bu nedenle bir birlikteliğin –bir ilişkinin– sağlamlığı ve ömrü, onu oluşturan bireylerin nitelikleri ile yakından ilgilidir. Her birey, bir ilişki için gerekli donanıma ve yetkinliklere sahip olduğunda, bunlar üzerinde çalışıp geliştirdiğinde ilişkinin gücü de artacaktır. Yalnız bir kişinin taşıdığı bir ilişki, eninde sonunda zayıf olduğu noktadan kopacaktır.

Yalnızlık ve Aşk
Aşk, herkesin kapısını çalmaz. Bu yanıyla bir şans ve ödül olarak verilmiş bir Dünya nimetidir aşk. Kimisinin ise kapısını aşk çalsa da o duymaz. Aşkın kapıdaki tıkırtısını duymaya hazır olmak gerek. Aşkı bir gün kapımızı çalarken bulup bulmayacağımız, kapımızı çalan insan kadar bizim öz benliğimizle de ilgilidir. Yaşama nasıl dokunduğumuz, yaşamdan ne algılayıp içimize sindirdiğimiz, bence aşkın kapımızı çalıp çalmayacağının önemli ipuçlarıdır.

Pek çok insan, aşkın herkese yalnız ve en çok bir kez verilen bir nimet olduğunu düşünür. Çoğu zaman bu düşüncenin ardıllarıdır aşkı yakalamayı engelleyen. O ilk ve tek şansı yitirmemek için ya karşımıza çıkan insanın doğru şans olup olmadığından emin olamayız ya da yanlış seçim yapma paniğinden hareket etmeyi beceremeyiz.

Kendini yalnız hisseden insanın, ‘sevgi yalnızlığı’ konusunda önce kendini sorgulaması gerekiyor. Kapıyı ve pencereleri sıkı sıkıya kapatıp perdeleri içeriye ışık sızmayacak biçimde çektikten sonra birisinin kapıyı çalacağını beklemek hayal olur. Böyle bir eve olsa olsa hırsızlar girer. Ruhunda derin yaralar açacak gönül hırsızları…

Ruhunun kapısını aşka sıkı sıkıya kapayanlar yanında bir de “açık kapı” politikası uygulayanlar var. Duygusal ilişkilere kapalı olmak ile bu tür ilişkilerde açık kapı yaklaşımını benimsemek arasında hiçbir fark yoktur. Her iki modelde kişinin, aşkı bulmasını neredeyse imkânsız hale getirir. Açık kapı uygulandığında, ortalıkta çalınacak bir kapı da yoktur. Gönül hırsızı girer, istediğini alır ve gider. Ne çalan, bir kapıyı çaldığının farkındadır; ne de gönül evine gelinen, kapısının çalındığının.

Çoğu zaman gönül kapınızı çalan kişi, sizin için yenidir. Yeterince tanımadığınız için ilerleyen zaman içinde bazı sorunların oluşması da olağandır. Yaşam sadece beyazlardan ibaret değildir; sorunlu zamanlar da yaşamın en az iyi zamanları kadar olağandır. Bir duygusal ilişkide sorunlar yaşanmaya başlamasının süreci de, en az kapının çalınması olayı kadar ilginçtir. Bu tür durumlarda en çok sorgulanan bu durumla “neden” karşılaştığımızdır. Sorunun nedenlerini tartışmaktan öylesine yorgun düşeriz ki, sorunu yönetip çözmek için ne zaman kalır ne de güç kuvvet…

Bir yazarın sevdiğim bir benzetmesi var. Otomobil ile bir gezinti yapmak için içten yanmalı motorun nasıl çalıştığını bilmeniz gerekmiyor, diyor. Eğer kapınızı çalan aşk ile ilgili sorunlarınız varsa bunun nedenleri kadar durumu nasıl düzeltebileceğinizi de düşünmelisiniz. Emek olmadan uzun soluklu duygusal ilişki olmaz.

(Bakış Dergisi Mart 2017 sayısında yayınlanmıştır.)
Aşk, Bakış Dergisi Yazıları, Sevgi, Yalnızlık kategorisine gönderildi | , , , , ile etiketlendi | Yorum yapın